Majikal Eğitim | Pozitif Enerji Eğitimi
Kuantum/Maji Eğitimi | Astroloji Eğitimi
ve DANIŞMANLIK
SİTEYE ÜYE OLUN
Güncellemeleri hemen haber alın,
üyelere özel sayfalara girin.
ÜYE GİRİŞİ

BU SAYFAYI PAYLAŞIN! >>
BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN >>

Pozitif Enerji Eğitimi Alın | Eğitimin Programını İnceleyin

JANUS'A SORUNUZU İLETİN!

SORULAR ANA SAYFA
Maji | Astroloji | Tarot | Kuantum | Ezoterizm | Müslümanlık | Pozitif/Negatif Enerji | Reenkarnasyon/Ölüm Ötesi
İlişkiler | Özel İlişkiler | İş Hayatı | Janus
POZİTİF/NEGATİF ENERJİ

SORULAR

12 Nisan 2018
Seks, alkol, eğlence ve ruhsal evrim
bunlarin hangisi evrilmek için daha iyi ve psikolojik olarak daha az yorucu ? >>

6 Nisan 2018
Hasta Insanla Iliski Nasil Olmali?
hasta yakinlari (es, sevgili, kardes, ana-baba) ile hasta iliskisinin nasil olmasi gerektigini sormak istiyorum. >>

30 Mart 2018
Hayatimi anlamlandirmamda bana yardim edebilir misiniz ?
aradigim tek sey güçtü fiziksel ve mental olarak güç elde etmek >>

26 Mart 2018
Anlık yaşamak mı, önlemcilik mi?
acaba anlik dusunmek mi daha hayirlidir; yoksa gelecekten cekinerek yasamayi surdurmek mi daha hayirlidir? >>

24 Mart 2018
iftira atan kisiye neden bir sey olmuyor?
Ruh hastasi bir kadin ile 1 yildir ayni ortamda bulunuyorum. Bu kadin kendini inanilmaz derecede masum gösteriyor. >>

21 Mart 2018
Param yok, sevgilim yok; bunlarin yoklugunu görmezden mi gelmeliyim?
kendimi "olumlama", "imajinasyon" gibi seylerle akilli, degerli, sevilen bir insan oldugum konusunda ikna etmeye mi çalismaliyim? >>

23 Şubat 2018
yokluk insanı zorluyor
Özel üniversitede tam burslu okuyan bir genç olarak BMWlerde eğlenen insanlara özenmekten yorgun düştüm ve çıkar yol arıyorum hakettiğim parayı istiyorum. (...)

7 Şubat 2018
Ataerkil ve Anaerkil Düzen
anaerkil ve ataerkil sistem/düzen arasindaki farklar tam olarak nelerdir? >>

5 Şubat 2018
Cennet, Orgazm ve Sırat Köprüsü
Negatif enerji nasıl kapılır demiştim, cevabı aldım. Şimdi de pozitif enerji gelişi gidiş nasıldır desem??

1 Şubat 2018
Korku filmleri
Korku filmi izlemek zarar verir mi? Ve özellikle Islami korku filmi yapanlar sorunlarla karsilasir mi?

29 Ocak 2018
hayattan ne istedigimi bilmiyorum
olmam gereken yer neresi yapmam gereken meslek ne bilmiyorum >>

25 Ocak 2018
Negatif enerji nedir, beyine nasıl girer, nasıl çıkar?
Negatif enerji Şeytandır da, tam nasıl çalışır diye sorsam??

24 Ocak 2018
Çok tembelim ve harekete geçemiyorum
içimden hiçbir sey yapmak gelmiyor. Bir anlam bulamiyorum. Sürekli bos bos oturuyorum >>

2 Ocak 2018
pozitif enerji ve çocukluk acilarimiz
Sorunları negatif enerjimizle, korkularimizla ürettiyorsak çocuklugumuzdaki kötü olaylarin kaynagi ne? >>

29 Aralık 2017
ataerkil dediğiniz sosyal hatalar nelerdir?
erkeğim ama ataerkil olduğumu düşünmüyorum.test manasında soruyorum.ataerkil dediğiniz sosyal hatalar nelerdir.teşekkürler. >>

25 Aralık 2017
Güzel düsünmek neden bu kadar zor?
Neden olumsuzluga, umutsuzluga kapilmak bu kadar kolayken umutlu ve mutlu olmak zor? Bunu nasil kolaylastirabiliriz? >>

20 Aralık 2017
Pozitif vibrasyon üreten insan nasıldır??
Pozitif enerji diyorsunuz, iyi insan diyorsunuz, bu insan nasıl insandır?

18 Aralık 2017
İş hayatında haksızlığa uğruyorum. Nasıl daha başarılı olabilirim?
Kariyerim için çok istedigim, çok hosuma giden ancak çok zor girilebilen ve özellikle elit, zengin kesimin girebildigi bir sektöre girmeye çalistim. Bu alanda çok önemli ve imkansiza yakinda basarilar (örnegin dünya çapinda yarismalarda birincilik vb) alsam da istedigim islere kabul edilmedim

12 Aralık 2017
Niteliksizim. Çekingenim.
Bakkaldan ekmek alırken bile çekiniyor, konuşmaktan rahatsız oluyorum. Kızlarla ilişkim rezillik içinde.

Haksızlığa uğradım. Adalet istiyorum.
(...) Aklimdan gecen, adalet, adaletin yerini bulmasi. Bu kisinin asil amacinin ortaya cikmasi.



YANITLAR

12 Nisan 2018
Seks, alkol, eğlence ve ruhsal evrim
arastirmalarima göre ve ögrendiklerime göre ruhsal evrimimizi bir çok sey etkiliyor benim sorum su ruhumuzu gelistirmekle (hosgörü, sevgi vs.) ruhsal doyum (cinsellik, alkol, eglence vs.) seçimlerimiz ölüm ötesine olan etkisi, kafami çok kurcaliyor bir taraftan ruhsal evrimlesiyoruz diger taraftan ruhsal doyuma ulasarak gelisiyoruz bunlarin hangisi evrilmek için daha iyi ve psikolojik olarak daha az yorucu ?

YANIT
Söz konusu kafa karışıklığı son derece yaygındır, insanların PE bulmasına ciddi olarak engeldir… zaten söz konusu durumun yaratılması adına vardır. Bazı içerikler -sadece bu sonuç var edilsin diye- karmaşıklaştırılmış, doğallıktan (evrenin var oluş gerçeklerinden) uzaklaştırılmış, dahası, bu bozuk yapı “iyilik” olarak lanse edilmiştir. Sonuç ise trilyonlarca insanın beş bin yıldır NE içinde kalmalarıdır.

Sözün özü, insanların “doğru davranma” adı verilebilecek olan PE envoke edecek davranışları bilememeleri, isteseler de saptayamamalarının nedeni hatalı “iyi” kavramlarıdır. Binyıllar boyunca gerçekleri anlatmaya çalışan kişilerin özellikle Yahudilik ve Hıristiyanlık tarafından “cehennemlik” olarak suçlanmalarının, diri diri yakılmalarının, akıl aşmaz işkencelerle öldürülmelerinin nedeni gerçeğin ortaya çıkacağı korkusudur.

Özetle; insanların NE’ye -istemeseler de- gömülme nedenleri (tıpkı sorunuzda dile getirdiğiniz gibi) “İyilik” adlı kavramın ne olduğunu doğru şekilde bilememeleridir.

Kavramı deşifre etmek adına önce kısa bir tanım yapalım: İyilik, evrendeki (belki biraz derinlerde olsa da var olan) öz/ana/temel vibrasyondur.

Evrenin ve özellikle evren ötesinin yapısının “iyi” (güzellik, estetik, erdem , uyum vb.) olduğu ise artık kuantum biliminde teorik fizikçilerde ortaya dökülmektedir. Hameroff’un “Platonik değerler”i, Bohm’un “Implicate Order”ı hep aynı konuya gönderme yapmaktadır.

Bu yüzden acıdan kaçmak, ya da iyi olmak (cennete gitmek) için yapılacak şey evrenin özündeki, evrenin asıl yapıcısı (bizlere göre bölünme öncesinin yaratıcısı) vibrasyona senkronizasyondur.

Ancak bu iş pek de kolay değildir.

Dünyaya gelme sürecinde ataerkil kültür ilk andan başlayarak (örneğin doğan bebeğin baş aşağı sarkıtılması ile) darbelerini atmaya başlar. Rahimden çıkışın ilk şoku ilk darbe ise, baş aşağı sallanmak ikinci darbedir. Zaten vajinal doğumun bir lanetleme olduğu Yahudiliğin tek tanrısı Yahveh tarafından bizzat Tevrat’ta dile getirilir: Kadınlara “Senin lanetliyorum, acı ile doğuracaksın” der.
Yaratılış 3 “16 RAB Tanrı kadına, “Çocuk doğururken sana Çok acı çektireceğim” dedi, “Ağrı çekerek doğum yapacaksın. Kocana istek duyacaksın, Seni o yönetecek.”

Giderek darbeler aile ile gelmeye başlar. Hatalı kültür (yani acı verici seçimleri yaptıracak hatalı doğrular), öncelikle aile tarafından bilinçsizce beyinlere aktarılır.

O zaman bu şartlar altında PE envokasyonu umutsuz mudur? Umutsuz değilse, PE ile senkronizasyon nasıl kurulacaktır?

Sorunun yanıtını bulmak adına ne “filozof” adlı genelde erkek egemen kişiliklerin karmakarışık öğütlerini dinlemeye; ne -yine erkek egemen- “sözde” bazı din adamlarının baskıcı, hatta ürkütücü sözlerine uymaya çalışmaya, ne de -yine erkek egemen- birtakım majikal öğretilerin (ki, temellerinde güçlü bir Yahudilik ataerkilliği vardır) yönlendirmelerine girmeğe gerek vardır. Yapılması gereken yegane şey RAHAT OLMAKTIR.

Rahat olan beyin ile vibrating strings’in (String Teorisinin evrenin en küçük birimi) de gerisindeki, insana -insanın hataları yüzünden- ulaşamayan asıl gerçek ile kontağı engelleyen duvarlar yıkılır!

“Olağan durum”, ya da ana gerçeklik (buna inancınıza ve kafa yapınıza göre ister Allah, ister Ana Tanrıça, ister Brahma, ister evren ötesinin fiziksel gerçeği/yapısı diyebilirsiniz) ile kontağa geçilince NE YAPILMASI GEREKTİĞİ BİLİNMESE DE işler kendi kendine yoluna girecek, zaman içinde kontak güçlendikçe cevaplanamayan sorulara yanıt gelecek, gizemler çözülecektir.

Şimdi sıra asıl sorunuza geldi.

Evrim, -yukarıda anlatmaya çalıştığım gerçekler yüzünden- asla baskı altında olan ruhlarla (ya da beyin frekansları ile) elde edilemez.

  • Eğlence, rahatlık yaratacağı için şarttır, bu yüzden de hayırlıdır.
  • Cinsellik, rahatlık yaratacağı için şarttır, bu yüzdende hayırlıdır (Müslümanlıkta, diğer iki tek tanrılı din görüşlerine ters olarak -çerçevesi çizilse de- ciddi ölçüde özendirilir. Hz. Muhammet’in kendi cinsel hayatı üzerine bile hadisleri vardır.)
  • Hatta inancımıza göre alkol -rahatlama verdiği için, ya da SADECE RAHATLIK YARATTIĞI KOŞULLARDA ve ÖLÇÜDE- hayırlıdır.
Peki, bunlar neden genelde hatalı kavramlar olarak görülürler?

Bizlerin Şeytan demeyi yeğlediği, ancak dileyenin bir vibrasyon frekansı olarak görebileceği gerçek, bu noktada bütün gücü ile devreye girer ve insanları rahatlamadan uzaklaştırmak adına yukarıdaki ortamlarla ilgili en kötü örnekleri birer temel bilgi/veri olarak sunar. Eğlence ortamında da, cinsellik ortamında da, alkol ortamında da -diğer her ortamda olduğu gibi- hatalı örnekler/uygulamalar boldur tabii ki; ancak bunlar azınlıktadır. Eğer çoğunlukta olsa alkol satılan eğlence yerlerinde her gece kan gövdeyi götüreceği açıktır. Sözün özü, kavramlar çarpıtılmıştır.

Doğruya ulaşmak adına yapılması gereken ise bazı alanları lanetlemek yerine, her ortama uygulanabilecek ve değişik ortamlar için ortak olarak kullanılabilecek bir şablon var etmektir. Böylece yaşamın her alanı doğru şekilde kullanılabilecektir.

Bu şablonu oluşturacak iki basit kural ise aşağıdadır:

1 - Rahatlık adlı beyin süredurumuna odaklanmak, rahatlık veren her şeyi yapmak.
2 - Süreç içinde diğerlerinde yaratılan rahatlık duygularına bireysel rahatlık kadar odaklanmak. (Bu kuralı “hiçbir şekilde rahatsızlık yaratmamak” şeklinde özetleyebiliriz.)

Bu basit ama derin formül layığı ile uygulanabilirse, dileyen istediği şekilde eğlenecek, sevişecek, içecek, tapınacak; böylece hem kendi içinde rahatlık yaratacak, hem de çevredeki diğer varlıkları da kendi kadar önemsediği için frene basabilecek, denge kurabilecek, aşırıya kaçmayacaktır. Bu formül ile her ortamda olunması gerektiği gibi var olmak, evrimselleşmek ve hayırlı olmak mümkündür. Kutsal, ya da evrimleştirici olan tek bir model yoktur, tek bir beyin frekansı vardır. Yukarıda verilen şablon temelinde uygulanan her davranış, eğlenceden sekse, alkolden tapıma, kutsaldır, iyilikle bütünleştiricidir, değim yerinde ise cennetliktir; çünkü cennet sadece pozitif enerjiden meydana gelen bir diyardır.

6 Nisan 2018
Hasta Insanla Iliski Nasil Olmali?
Janus merhaba. Hasta yakinlari (es, sevgili, kardes, ana-baba) ile hasta iliskisinin nasil olmasi gerektigini sormak istiyorum. Elem, tedirginlik, hüzün, kasvet, gerginlik, üzüntü gibi duyguların NE cektigini, kisiye zarar verdigine ben de inaniyorum. Ciddi bir hastaligi olan ve büyük ölçüde "mevcut tek yakinina muhtaç" denilebilecek bir hastaya bakmak zorunda kalan bu yakinin, bu olumsuz duygulari yasamamasi, NE çekmemesi bana imkansiz gibi geliyor. Ama bir yandan da, bu tür duygularin kaynagindan uzak kalmaya çalismanin hayirli olacagini ögreniyorum sizden.

Bu durumda, hasta, hastaligini tek basina yasamayi mi kabullenmelidir? Bir yakini olmasina ragmen ve eger imkani varsa ücretli bir bakici mi tutmayi tercih etmelidir? Bakim saglayabilecek tek yakinin, kasvet, hüzün vb duygular yasamamak için hastadan uzaklasma istegi ve bunu dolayli yollarla hastaya sezdirmesi, onun dogal bir tercihi olarak sakinlikle mi karsilanmalidir? "hastalikta ve saglikta es olmak"seklindeki dilek, içi bos, gerçekçilikten uzak romantik bir dilek midir? Çok tesekkürler..

YANIT
Zorlu koşullar genelde iki neden yüzünden yaşanır:
- Şanssızlık.
- NE celbi.

Şanssızlık Yunan mitolojisinde Kader Tanrıçaları Moiraeler ile ifade edilir ve baş tanrı Zeus bile onlardan güçsüzdür.

Quintus Smyrnaeus1 , Fall of Troy 13. 545 ff
Moirae'lere güçlü Zeus bile boyun eğmelidir.

Aynı durum Müslümanlıkta “kaza” olarak yansıtılır. Yani bazı şeyleri engellemek imkansızdır.

NE celbi ise hatalı kararlar, hedefler, amaçlar, davranışlar, tutumlar ile davet edilir. Aslında ortada bir döngü vardır: Negatif beyin elektriği hatalı karar aldırır, hatalı kararlar NE envoke eder.

Zorlu koşullarla bu şartlardan hangisi nedeni ile yüzleşilmiş olsa da yapılması gereken ortaktır ve “doğru biçimde sorumluluk almak” şeklinde özetlenebilir. NE celb etmemek adına şartlardan kaçmak NE, sorumluluk almak (ya da zorlu durumlara DOĞRU DAVRANARAK direnmek/dayanmak) PE envoke edecektir.

Yaşanan durumla karşılaşma nedeni NE ise, gerisinde ya farklı bir alanda yapılan bir hatanın (NE üretmenin) yansıması, ya da yüzleşilen duruma yönelik öncel ve nedensiz korku bulunur. Şartları aşmak ve “salah”a ermek bu yüzden korkuyu aşarak mümkündür. PE, en çok korkulan aşılarak envoke edilir. Aslında bu yaşamda mucizelerle karşılaşmak adına “korkulan şeyi aşmak”tan başka yapılacak şey fazla yoktur.

Verilen sözlerden dönmek, başlı başına bir bela celbi olduğu için söz verirken dikkatli olmalı, sadakat benzeri sözler -eğer altından kalkılamayacak şeylerse- kesinlikle verilmemelidir. Sadık olamamak (çok eşlilik eğilimi) hata değil, yapıdır; yalan söylemek ise kötülüktür.

“Doğru biçimde sorumluluk almak” ise şöyle bir içeriğe sahiptir:

- Yapılması gerekenler sakince, soğukkanlılıkla, düzenli şekilde, verimli biçimde, öfkeye ve/veya strese kapılmadan ifa edilmelidir.
- Sorumluluğu alınan kişinin ihtiyaçları ile, sorumluluk alan kişinin kendi ihtiyaçları arasında sağlıklı bir denge kurulmalıdır. (Sorumluluk almak, hayatını başkası adına ipotek altına sokmak demek değildir. Özveri “de” dengesiz olursa NE uyandırır.)
- En önemlisi ise olayın üzerinde mümkün olduğunca fazla durulmamasının (durumun büyütülmemesinin) gerekliliğidir. Unutulmamalıdır ki her zorlu şartta bir kolaylık ve hoşa gidecek yan vardır. İnsan beyni zorluklara kısa sürede alışıp artık onlardan yorgunluk duymayacak yapıdadır.

Unutulmamalıdır:

  • Eğer yukarıdaki şartlar realize edilemezse -söz konusu zorlu koşul sona erse bile hemen ardından- bir diğeri başlayacaktır.
  • Eğer yukarıdaki şartlar realize edilebilirse, sorumluluk alan kişinin hayatında büyük bir PE patlaması oluşacaktır. Zorlu şartlar mucize hayatlara ulaşmanın kapısıdır.
Her felaket sinesinde aynı büyüklükte bir mucize gizler. Bu yüzden bizim dünyamızda zorlu koşullar kişiyi daha iyiye götüren dostlar olarak görülürler ve saygı (hatta heyecan) ile karşılanırlar.

1 Yunanlı yazar İS 4. yy.

30 Mart 2018
Hayatimi anlamlandirmamda bana yardim edebilir misiniz ?
Bilincim yerine geldiginden beri dünyaya yasitlarimin baktigi sekilden farkli baktim aradigim tek sey güçtü fiziksel ve mental olarak güç elde etmek tek dilegim mutlak yok edici güce erismekti fakat daha sonra arastirmalarimda fark ettim adalet için zarar vermek daha çok zarar veriyordu simdi 0 noktamdayim içimdeki kaosu ve huzuru dengede tutuyorum hayatimda hiç istedigimi elde edemedim arkadas olmak istediklerim benimle alay etti asik oldugum bayanlar beni asagi gördü en kisa zamanda verdiginiz egitimlere baslayacagim kutsal bir amacim var ayrica kafamda hep yer etmistir ismim annem bana hamileyken rüyasinda gördügü yasli bir adam tarafindan verilmis simdi size soruyorum bu olaylarin belirli bir sebebi var midir yoksa arka arkaya gelmis bir tesadüf yigini mi ? Hayatimi anlamlandirmamda bana yardim edebilir misiniz ?

YANIT
“ismim annem bana hamileyken rüyasinda gördügü yasli bir adam tarafindan verilmiş”
Rüyalar, üzerinde araştırma yapmadığım; onlar hakkındaki kanılarım ise gençlikte aldığım eğitim sürecinde edindiğim bilgiler ve yaşadıklarımın bileşkesi olan düşüncelerime dayalı oldukları için (yani haklarındaki bilgilerim kişisel görüşlerim sayılacakları için) bu konuda bilgi paylaşmıyorum.

Mesajınızdaki diğer noktalara sıra ile yanıt vereyim:

“Bilincim yerine geldiginden beri dünyaya yasitlarimin baktigi sekilden farkli baktim aradigim tek sey güçtü”
Bu yaklaşım farklı değil, sıradan olduğunuzu göstermekte. Söz konusu arzu, ataerkil sistemin hepimizin beynine soktuğu en tehlikeli yönlendirmelerdendir. Güç; hem üstünlük elde etme, hem hayatta kalma, hem de acıdan korunma yolu olarak lanse edildiği için bu programı delete etmek hayli zordur.

“adalet için zarar vermek daha çok zarar veriyordu”
“Zarar vermek”ten söz ettiğinizde doğru bir iş yapmış olamazsınız. Kötülüğe benzer şekilde (yani kötülük ederek) karşı koymaya uğraşmak kötülüğü ikilemek -abartmak- anlamına geleceği için kurtuluş yaratamaz.

Adalet adına zarar vermeyi geçin, “savaşmak” bile adaletsizlikten daha fazla acı yaratabilir; çünkü genelde anlaşıldığı biçimi ile “savaşmak” kavramı, kötülük olarak nitelenebilecek “güç kullanarak öne geçme erki; hatta ezme/yok etme isteği” içerdiği için yukarıda söz ettiğim şekilde “kötülüğü ikilemek”tir. Zorlukları (adaletsizlikleri, haksızlıkları) aşma yolu savaşmaktan değil, “halletmek”ten geçer. Halletmek ise “doğru yöntemi keşfedip, bu yöntem içinde korkmadan çabalamak, vaz geçmemek ve zaman vermek” anlamındadır.

“kaosu ve huzuru dengede tutuyorum”
Kaos varsa denge kurulacağını söylemek hayli zor. :)

“hayatimda hiç istedigimi elde edemedim arkadas olmak istediklerim benimle alay etti asik oldugum bayanlar beni asagi gördü”
Bu tipik sonuçların en önemli nedeni yukarıda söz ettiğiniz ataerkil inançlarla gelişen beyin vibrasyonlarıdır. Bu vibrasyonlar öyle tehlikelidir ki, çekildikçe bireyi -bireyin bizzat kendi (beyin enerjisi) ile yarattığı- ürkütücü paralel evrenlere hapseder. Ayrıca “vibrasyonel frekanslar” teorileri geçersiz olsa bile yaşanan olumsuz olayların TÜMÜ kişisel hataları gösteren dostlar olarak algılanmalı, çevresel etkenler (örneğin diğer kişiler) suçlanacağına soğukkanlılıkla bireysel hataların var olup olmadığı araştırılmalıdır.

“kutsal bir amacim var”
Kutsal amaçlar genelde aşırılık içerirler. Aşırılık ise dengesizlik (yani acı) yaratır.

“Hayatimi anlamlandirmamda bana yardim edebilir misiniz ?”
Tabii ki, severek… Bu sayfanın var olma nedeni zaten eğitim almak için fazla istekli olmayan ya da buna maddesel gücü yetmeyen kişilerin “de” yanında olmak istememizdir.

Hayatın “anlamlı” denilebilecek şekilde nitelenmesi kişisel rahatlığın olması ile ilgilidir. Bu kavramı içermeyen beyin enerjilerine sahip kişiler en “anlamlı” hayatlara projekte edilseler bile acıyı aşamazlar. Rahatlığın olmama nedeni NE'nin varlığı, NE'yi yenme yolu ise iradi şekilde rahatlık yaratma gayreti ile ilgilidir.

Hatalı kültür, eğitim, inanç, yönlendirme yüzünden beyinlere yerleşmiş NE’den kurtulmanın en kolay, en ilksel yolu gündelik, basit, kolay, sıradan, eğlenceli, hoş, fazla derinlik içermeyen bir yaşam tarzına -bir süreliğine- atlamaya çalışmaktır. (Ancak kutsal amaçları olanlara bu sözleri küfür gibi gelecek olabilir. Sadece kulağınızın arkasında durması için söyledim.) Anlam, hatta giderek yaşama daha derin bakma süreci, öncelikle NE dağılmadan elde edilemez.

Yaşam içinde NE envoke edecek durumlarla karşılaşınca (örneğin haksızlığa uğrandığı düşünüldüğünde) beyindeki ataerkil thought formlar NE dağılmaması adına karşılık verilmezse kişinin ezileceğini düşündürür, savaşma arzusu yaratır. Teknik bir ifade ile: Beyine celp edilen EM dalga boyu “savaş ya da kaç” nörotransmiterleri (NT) salgılatır.

Bu yüzden söz konusu anlarda öncelikle HİÇ BİR ŞEY YAPMAMAK, SAKİNLEŞMEK adı verilen beyin süredurumu ile hatalı nöron sinyallerini önlemek, olumsuz duygular yaratan NT’leri durdurmak gerekir. “Öfke ile kalkan…” şeklindeki atalar sözü bu bilgiyi aktarmaktadır. Yapılması gereken şey, bir süre -en az iki saat, tercihen bir gün- olayı hiç düşünmemektir. Bu davranış bile beyinde pozitif elektrik yaratarak PE envokasyonuna neden olur. PE envoke edilince DURUMA ÖZEL doğru davranış hissedilir.

Tabii ki kişiler ezilecek olabilirler. Tabii ki "düşman" adı verilebilecek bazı kimlikleri vardır. Ve yine tabii ki bazen karşı koymak gerekebilir. Bizlerin öğretmeye çalıştığı tutum asla sürekli diğer yanağını çevirip durmak DEĞİLdir. Amaç, POZİTİF ENERJİ celbetmeyi becermek; onun YARDIMI İLE doğru davranmaktır. Söz konusu celp başarılınca yaşam içinde yüzleşilen şanssızlıkların, adaletsizliklerin ve düşmanların giderek azalacağı da unutulmamalıdır.

26 Mart 2018
Anlık yaşamak mı, önlemcilik mi?
merhaba, acaba anlik dusunmek mi daha hayirlidir; yoksa gelecekten, belki hic olmayacak seylerden korkarak hareket etmekten cekinerek yasamayi surdurmek mi daha hayirlidir? anlik dusunmekten kastim ornegin simdi cok yiyip sonrasinda obez olup hastalanmayi hesaplayamamak degil. demek istedigim hayati kacirmadan yasamak gerekmez mi?

YANIT
Sorunuzdan yanıt hakkında kesin kanınız olduğu anlaşılıyor. :) Ayrıca bazı kavramları, bazı davranışların sonucu olarak (örneğin dikkatli olmanın korkaklık şeklinde algılanması) yansıtmışsınız.

Olasılıklardan (ya da seçim şanslarından) birinin ya da diğerinin mutlak doğru olduğunu düşünüp arada kesin çizgiler çizmek hatalı olabilir. Evrende düz çizgi, simetri ve siyah ya da beyaz yoktur. Bu üç kavram binyıllarca bilim adı altında ataerkil kültür tarafından dayatılmış, yine bilim adamları tarafından (kuantum mekaniği ile) evrende her şeyin rastlantısallığa dayalı olduğu ortaya çıkartılmıştır. Bu yüzden karar alınacağı zaman genelde esnek davranmak, katı “kurtuluş planları” yaparak sonuçlara varmaya çalışmamak, eldekilerin bileşkesini almaya odaklanmak daha rahatlatıcı sonuçlar var edebilir. Bu tavır ise “denge kurma çabası”dır ve bu ana formül: “Her şeyi AŞIRIYA KAÇMADAN değerlendirmeye almak” şeklinde özetlenebilir.

Ne -emperyalist Amerikan kültürünün yaydığı kavram olan- ille de “anı yaşamak”, ne de sadece geleceğe (yani güvence arayışına) endeksli bir tutum izlemek doğrudur. “Hayatı kaçırmamak” şeklinde yorumlanan gözü kara ve düşüncesizce yapılan her şey hayatı tümden bir anda kaçırmaya da neden olabilir. Ya da “yaşamaktan” (değişiklikten ve ölçüsünde risk almaktan) imtina etmecesine acıdan sakınma eğilimleri kişide doyumsuzluk kaynaklı stres ve mutsuzluk yaratabilir.

İzlenmesi gereken yol anlık fırsatları kesinlikle -belirsizlikten doğan ürküntü ve planlama eğilimine yan çizerek- değerlendirmek; ama daima yan cepte “akılcılıkla dokunmuş, ama değişen şartlara göre esnetilme kapasitesi olan bir uzun vade plan” bulundurmakla ilgilidir.

Hayat -doğru davranıldığında- ne ürkütücü bir ortam, ne de can sıkıcı bir tekdüzelik içeren bir sitemdir. Hayat, tek bir yapıya zorlanmayı sevmeyen, her türlü farklılığın içine akıtılmasını bekleyen bir akımdır. Değişik görüşleri (hızlı ve yavaş ivmeli modelleri) akıma katmak, kendi kendine bir frenleme mekanizması yaratacağı için böylesi “esnek” kişiler zaten büyük ölçüde güvence içinde ilerleyeceklerdir.

Özetle: Yaşam, ne bulunulan yere demir atılarak, ne de hızla oraya buraka giderek "en iyi" yaşanacak bir yerdir. Eğer dengeli ise -çağdaş denilen, ancak genelde batılı kültürlerin güdümündeki insanların “ağır” olarak niteleyebileceği- ideal hızda değişir. Bu gerçek, yaşamın en güzel var olduğu ortam olan doğada izlenebilir: Doğada her şey hem hayat (can) doludur… hem de “hızlı” değildir.

"Esneklik ve denge"... kanımca en büyük bilgelik onlarda gizli!

24 Mart 2018
iftira atan kisiye neden bir sey olmuyor?
Selamlar. Ruh hastasi bir kadin ile 1 yildir ayni ortamda bulunuyorum. Bu kadin kendini inanilmaz derecede masum gösteriyor. Bu kadin tarafindan iftiraya ugradim ve kovuldum o ortamdan. Bu olay yaklasik 4 ay önce gerçeklesti ve bahsettigim kadinin hayati iyi devam ederken (isi ve sosyal yasami) benimki düsüse geçti. Ben öfke ve hirsla negatif enerji yarattigim için düsüse geçiyorum eyvallah ama iftira atan kisiye neden bir sey olmuyor? Bu adil mi? Pozitif düsünme sartiyla istedigimiz kötülügü yapabilir miyiz? Onun iyi durumda olup olmadigimi bilemeyecegimi söylemeyin çünkü çok yakindan takip ediyorum.

YANIT
Başlangıçta küçük bir not: Vereceğim yanıtların sayfa izleyicileri tarafından önceden bilinmesi (“böyle cevap vermeyin” şeklinde söylense de) beni mutlu ediyor. :)

Sorunuza önce doğrudan yanıt vereyim; sonra düşünceler paylaşayım.

Hayır, kötülük ederken pozitif olamazsınız. Kötülük denen kavram, ünlü ve saygın kuantum bilginlerinin (örneğin Bohr ve Hameroff) giderek bilimsel olarak göstermeye bile başladıkları gibi, bir “yapı”dır ve bu yapı “Oradan bakarsan başka, buradan bakarsan başka” görünemeyecek kadar kesindir. Hata yapan, nasıl düşünürse, kendini ne kadar haklı görse de, davranışının geri yansımasını davranışının içeriğindeki vibrasyona paralel biçimde alır. Implicate Order yani derin gerçekler, beyin EM radyasyonu ile ya da majikal çalışmalar “bile” değiştirilemez. Bu yüzden ne kadar iyi bir iş yaptığınıza inansanız da, bir adamın kafasını kestiğinizde NE (negatif enerji) celb edersiniz; çünkü can almak implicate order’a “kötüdür” diye “embed edilmiştir”.

Sizin olayınıza gelelim: Ortamınız hakkında kesin kanılarınız olsa da, benim açımdan görüşlerinize bir “mülazahat hanesi” bırakmakta yarar vardır; yani dışardan bakarak üretilen kanıların kesinliği kuşkuludur. Dahası; yazdığınız metinden kolayca anlaşıldığı üzere sizin gibi öfke içinde olan bir kişinin yorumu daha da kuşkuludur.

Öfke, beyinde NE yarattığı için bu ortamda yaratılan kanılar, yapılan gözlemler, alınan kararlar genelde hatalıdır. Zaten ağır bir dille (küfür olabilecek sözcüklerle) suçlamak -örneğin “Ruh hastasi kadın” sözlerini kullanmanız- aslında sizin de NE celb etmekte olduğunuzu göstermektedir.

Sizin NE içinde olmanız size hata yapanların da NE içinde olmadığı anlamına gelmez. Kişilerin ne ölçüde NE geri yansıması içinde olduklarını (yani “ilahi adalet” denilen sistemin ne ölçüde “tecelli ettiğini”) izleyemiyor olabilirsiniz. Dışardan, basit şablonlar temelinde bakarak kişilerin hatalı davranışlarının onlara olumsuzluk olarak geri yansıyıp yansımadığı -NE celbi çok farklı (tahmin edilemeyen) yerlerden yeri yansıyabildiği için- kolayca anlaşılamaz.

Genelde kişiler -ataerkil sistemin yönlendirmesi ile- 1/1 cezalandırma beklerler. Aslında “cezalar” son derece adildir, ancak kişinin istediği gibi olmayabilir; çünkü ceza yoktur ortada, fizikî denilebilecek bir geri yansıma vardır. Bu geri yansıma kişinin beynindeki inançlar/arzular ile paralellik göstermeyebilir. Paralellik göstermeme nedeni ise kişinin beynindeki inançların doğaya paralel olmaması, ataerkil kültür düşünce kalıplarında meydana gelmesidir.

Yapılan hata, celb edilen NE, hata yapılan ortamda değil, hata yapan kişinin beyninin içinde NE artışı şeklinde “de” geri yansıyabilir. Bu nedenle kişiler dış görüntüde ne denli başarılı, ya da özenilen halde görülseler de, aslında iç dünyaları denilen beyin elektriklerinin son derece olumsuz olması mümkündür. Yani birçok özenilen kişi, aslında mutsuz, umutsuz, kaygılı, gizli korkular içinde olabilir.

Diğer yandan kişilerin pozitif tavırlar sergilemeleri (örneğin -kural olmasa da, yaygın şekilde izlenen durumlar olarak- dost canlısı, yardımsever, rahat, kaygısız, hoşgörülü, efendi, saygılı, temiz, tertipli, güzel konuşan, kolay gülümseyen, nazik, kimseyi küçümsemeyen, uzlaşmayı ön plana alan, kendine yapılan hatalara karşılık vermezse ezileceğine inanmayan vb. kişiler olmaları) onların NE içinde olmadıklarını, yani hata yapmadıklarını gösterir.

İnsanların NE içinde oldukları kolaylıkla anlaşılamasa da, PE içinde oldukları her zaman anlaşılabilir; çünkü negatif enerjinin geri yansımları (örneğin yalancılık, haset, iki yüzlülük, kıskançlık, zayıflık, güvensizlik vb.) özenle saklanır, pozitif enerjilerin geri yansımaları ise mutluluk verdiği için saklanmak gereği duyulmaz, fark etmeksizin sergilenir.

Söz konusu olaya ve hanıma bu açıdan bakmanızı öneririm.

21 Mart 2018
Param yok, sevgilim yok; bunlarin yoklugunu görmezden mi gelmeliyim?
"Param yok, sevgilim yok." Bunlarin yoklugunu görmezden mi gelmeliyim? Ya da kendimi "olumlama", "imajinasyon" gibi seylerle akilli, degerli, sevilen bir insan oldugum konusunda ikna etmeye mi çalismaliyim? Yorumlama denilen sey "En azindan sagligim iyi." gibi iyi bir taraf görüp onu baskin kilmaya çalismak mi? Tesekkürler

YANIT
Yorumlama, yorumlamaya çalışarak yapılamayacak bir şeydir. Doğru yorumlama, kişi bilincine varmadan beyin tarafından, daha doğrusu pozitif beyin elektriği tarafından, kendi kendine yapılır. Bu yüzden insanları mutlu ya da mutsuz eden şartlar değil, “şartları yorumlayan beyin”dir.

Örneğin “Renk” olarak adlandırılan kavram, aslında gözden giren (gözdeki koni ve çubuk adlı reseptörlerce alınan) bir elektromanyetik radyasyon, yani enerjidir. Bu enerjiye “renk” adlı görünümü veren beyindir. Bu yüzden aslında herkes aynı renge bakınca aynı enerjiyi aldığı için benzer hislere kapılsa da, herkesin mavi ya da kırmızı diye ne gördüğü belli değildir… çünkü aslında mavi, kırmızı ya da başka adı olan bir “renk” yoktur, beynin yarattığı (yorumladığı) görünüm vardır. Kişi kendini “pozitif düşünmem gerekir, mavi budur, kırımızı şudur” diye ne kadar zorlasa da beynine isteklerini empoze etmesi imkansızdır. Sözün özü belli vibrasyon alınır, beyin yorumlar.

Bu bilgiler ışığında madem ki yaşanan hisler olaylar değil, beynin yorumu ile yaratılıyor, o zaman olayları değil, beynin algısını (yorum eğilimini) değiştirmenin acıdan kaçmanın YEGANE yolu olduğu düşüncesi doğar. Şanssızlık olarak nitelenen “sürekli acı veren olaylarla karşılaşma”nın nedeni insanların sürekli şartları değiştirmeye çalışmaları, ama beyinlerindeki elektrikten ve bunun yaptıklarından haberdar bile olmamalarıdır.

Beyindeki temel negatif vibrasyonel yapı yüzünden dalga fonksiyonunun sürekli en olumsuz şekilde çöktürülmesi, en bet süperpozsiyonun realize edilmesi sonrasında tanrıları veya kahpe feleği suçlamak anlamsızdır. İnsanlar ataerkil programların tutsağı olarak sürekli kendi kaderlerini yazarken suçu bambaşka nedenlerde araya-araya giderek çıkmaza düşerler.

Şans ve başarı, sadece şartları iyileştirme gayreti (bildik yöntemlerle savaşma) ile elde edilemeye çalışılırsa işlevsizdir. Yapılması gereken, şartlarla birlikte beyin elektriğini geliştirmek yani doğru düşünmeyi ve davranmayı becermektir. Özetle, beyindeki elektrik pozitive edilirse gerisi kendiliğinden gelecektir.

23 Şubat 2018
yokluk insanı zorluyor
Özel üniversitede tam burslu okuyan bir genç olarak BMWlerde eğlenen insanlara özenmekten yorgun düştüm ve çıkar yol arıyorum hakettiğim parayı istiyorum. (...)

YANIT
“Bu beyin elektriği, ya da daha doğrusu elektriği yaratan bakış açısı (yani olumsuz ruh hali yaratan nörotransmitter'leri salgılatan aksiyon potansiyeli) içinde olduğunuz sürece mutlu olmanız gerçekten zor. Mutluluğu koşullar değil, bakış açısı yaratır" şeklindeki klasik girişimden sonra yanıtımı vereyim: Beyninizdeki hatalı “doğru” kalıpları ile BMW sahibi olmak değil, otobüs bileti alacak para sahibi olmanız bile mucizedir. Tabiidir ki BMW sahibi olmayı istemekte hiç bir hata yoktur. Para ve lüks kavramları rahat bir yaşama katkı sağlar. Mutluluğa ve başarıya giden yolda yegane aktör olmasalar da “co-polit”tırlar. Ancak sizinki gibi “hırs dolu bakış açıları”na sahip olan beyinler –seçtikleri hatalı süperpozisyonlar yüzünden- sadece paraya değil, rahat bir yaşama zor erişecek olabilirler.

Hırs adlı duygu en kötü bakış açılarını hem var eder, hem de var olanı besler; çünkü hırslı kişiler kendilerinden, haklılıklarından (örneğin mesajınızdaki "hak ettiğim parayı" sözleri) emindirler. Böylece kendilerine hatalarını fark edecek şans vermemektedirler. Oysa yüzleşilen her terslikte ciddi oranda kişinin hatalı beyin vibrasyonu ve bu nedenle de aldığı yanlış kararlar vardır. Kişi kendini haklı gördüğü sürece hırsının artacak olması da onun nasıl bir zincirleme reaksiyon içinde olduğunu gösterir.

Hırs, korkudan sonra gelen en zararlı ikinci duygudur. “Felaket yaratma listesi”nde acıdan bile öncedir. Acı, bir eğitmendir ve "acıda bilgi vardır": Acı yeterince fazla olunca "acıdan kaçma reaksiyonu" devreye girer, acı veren davranışı yinelememek -bir daha acı çekmemek için- öğrenilir. Hırsta ise hiç bir yol göstericilik, ya da kişiyi durduracak bir yapı yoktur.

Peki BMWlere nasıl sahip olunur? Tabii ki “doğru düşünce kalıpları” ve onların desteğinde “doğru yöntemler” ile ilerleme ile. Söz konusu potansiyel (yani doğru beyin elektriğinden, doğru nörotransmiter yaratmaya dek varan süreç) realize edilebildiği anda paralel evrenlere atlamak AN BAZINDADIR. Binyıllardır ataerki bu gerçeği –yani dünyanın bir mucizeler ortamı olduğunu- çok eski bir dizi filmin ana repliğinde yer alan "24 saatte her şey olabilir" sözünün gerçekliğini- özellikle gizlemiştir. Beyindeki yapı düzeltildiğinde (ki, bu “düzeltme”nin ana imal edicisi kabaca “hayata pozitif bakış açısı” olarak nitelenebilecek “doğru fikir kalıpları”na sahip olmaktır) beklenen ve özlenen HER ŞEYİN, üstelik KENDİ KENDİNE, dahası AKARCA geldiği görülecektir.

"Doğru yöntemler" hakkında bilgi almak isterseniz İş yerinde enayi yerine koyuyorlar ve Nasıl daha başarılı olabilirim? sorularının yanıtlarını okuyabilirsiniz.

Son olarak: Eğer lüks arabalar gerçek anlamı ile mutluluk yaratabilselerdi, inanın ki fiyatları akıl almaz yükseklikte olurdu.

7 Şubat 2018
Ataerkil ve Anaerkil Düzen
Su ana kadar bahsettiginiz ve savundugunuz anaerkil sistemin yapici oldugu fikrine katilmamak elde degil. Açikçasi anaerkil sistemi bugüne kadar çok yanlis anladigim kanisina variyorum yazilarinizi okudukça. Misal anaerkil sistemle tarih boyunca yönetilen en bilindik örnek Amazonlar diyebiliriz sanirim. Bunun disinda gerek ülkemizde gerek dünyada malum ataerkil sistem etkin vaziyette. Ancak örnegin, Orta Asya dönemindeki Türk ataerkilligi ile simdiki bir degil. Misal bildigim kadariyla her ne kadar Hakan ön planda gözükse de Hatunla beraber ülkeyi yönetirlerdi. Hakanin yoklugunda Hatun tek basina söz sahibiydi. Kadinlar erkeklerle beraber savasirlar, is bölümü yaparlardi. Oguz töresinde kadina el dahi kalkmazdi. Yüzyillar içinde bu ananeler unutuldu. Simdi sorum ise su; bu da anaerkil sistem midir yoksa ataerkil sistem mi? Fanatizm anaerkil yahut ataerkil sistemde de mevcuttur diyebilir miyiz? En dogrusu, yin ve yang 'deki gibi bu konuda da iki sistem arasi denge midir? Bu sistemlerin dereceleri var midir? Kisacasi anaerkil ve ataerkil sistem/düzen arasindaki farklar tam olarak nelerdir?

YANIT
Anaerkil sistem olarak adlandırılan sistem, illa kadınlar tarafından yönetilen DEĞİL, insanların (hatta hayvanların) özgürlük, rahatlık ve gelirden ortak pay alabildikleri her sistemdir. Farklı yapıdaki insanlardan oluşan farklı topluluklar, farklı sistemlerde mutlu olabilirler. Örneğin, erkeklerin baskın olduğu kimi ortamlarda (Avrupa’daki bazı ülkelerde) sistem eşitlik ve denge üzerine kuruludur. Aynı şekilde erkeklerin daha da baskın olduğu kimi Arap ülkelerinde de kadınlar batılı ülkelerde akademik eğitim almış ya da yönetici konumda bulunan kadınlardan daha mutlu olabilmektedirler.

Ya da bunun tersi olarak kadınların baskın olduğu bazı toplumlarda erkekler de mutlu olabilmektedirler; ki, buna örnek Amazonlardır: Üzerlerinde uzun yıllar araştırma yaptığımız ve onlar hakkında bilinenin de (tıpkı gladyatörler gibi) bütünü ile gerçek dışı olduğunu bizzat gördüğümüz Amazonlar (büyük olasılıkla savaşçı Enyo-Ma rahibeleri) erkekleri ezen (köle eden) bir topluluk değillerdir. Onlar kadınların ciddi ölçüde baskın olduğu bir ortamda yaşamaktan mutluluk duyacak erkeklerle kurulmuş bir toplumdur. Ortamda kadınlar tarafından yapılan herhangi bir zorlama söz konusu değildir. Yaratılan öyküler, sistemi anlayamayan ataerkil Grek yazarların yorumlarıdır. En sonda ortadan kalkmadan önce SEÇTİKLERİ erkekler ile nerede yaşayacaklarına ortak karar vermişlerdir. Bu bilgi Heredot - Tarih’de yazmaktadır. (Tarih IV:115-117)

Sözün özü; mutluluğu şartlar değil, şartları kişiliğe göre yorumlayarak rahatlık adlı süredurumu yaratan beyin belirer.

Eski Türk toplumlarını çok güzel rezüme etmişsiniz. Barış Manço, pagan bir Türkçü idi ve sözlerinizi bana onun sesini anımsattı: Kırk yıl kadar önce bir konserini bant çalan bir "teybe" (o zamanlar henüz kaset icat olmamıştı) kaydetmiştik. Hışırtı ve gürültü içinde olsa da o kaydı o kadar çok dinledim ki, hala ezberimdedir ve sözlerinizi okuduğumda yine Manço'yu dinliyorum sandım.

Aşağıdaki bilgiler konu dışıdır; dileyen atlayabilir.
[Burada konu dışına çıkarak birkaç laf edeyim: Türkler ve Ergenekon üzerine de yıllar boyu sürdürdüğümüz araştırmalarımız var. Biz Türkler, bir yandan pasif (tembel anlamında değil, batılı aktifliğine(!) sahip olmayan "çelebi" manasında), diğer yandan yeri gelince savaşmaktan hoşlanan bir toplumuz. Bence bu yüzden eski Türk topluluklarında kadınlar da erkekler kadar savaşçı idi. Ancak bu savaşçılık, saldırganlığı içeren bir yapıda değildi. Kurtlar -şimdilerde tamamen unutulmuş olsa da- bu yüzden Türklerin idolüydüler: Kurtlar vahşi hayvan değildirler. Köpeklerle ve çakallarla aynı soydandırlar (batılı etkisinde küçümsenen hayvanlar olan çakalların erkeği dişisi hasta olunca yavruları kusarak besler). Kurtlar; dost, eğlenceli, sadık, saygılı, ama yeri gelince savaşmayı bilen ve seven hayvanlardır. Kurtlarda LİDERLİK YOKTUR. Bazı saldırganlıklarını vurgulamak için nick olarak alınan "alfa wolf" nitelemesi sadece kurt sürüleri insanlar tarafından belli yerlere hapsedilince doğar.]

Özetle, insanların yapıları birbirinden farklıdır ve kimin nasıl yaşayarak mutlu olacağına uzaktan, kalıplaşmış kurallarla bakarak belirleme yapmak hatalı sonuçlara varmaya neden olabilir. Tek bir doğru kalıbını her ortama uyarlamaya çalışmak baskı anlamındadır zaten.

Yapılması gereken şey her toplumdaki bireylerin yapıları doğrultusunda belirledikleri talepleri yönünde bir sistemi karşılıklı özverilerle kurmak, yani ortak insan (ve de hayvan) rahatlığını/mutunu yaratmaktır. Bu ortamın var edilebildiği yerlerde hangi cinsin baskın olacağı önemsizdir.

Ancak BASKIN bir cinsin olması, söz konusu EŞİTLİĞİ sağlamayı geciktireceği -hatta belki de engelleyeceği- için ideal olan durum kimsenin, hatta hiç bir şeyin, bir diğerini BASTIRMAMASIDIR.

Bastırmak kavramının olmaması, üstünlüğün olmadığı,
üstünlüğün olmaması eşitliğin bulunduğu,
eşitliğin bulunması dengenin olduğu
anlamındadır.

Denge varsa, hareketsizlik de vardır. Öncel evren (deniz) tüm mitlerde bu yüzden "sakin" olarak nitlenmektedir. (Öncel Mutluluk Evreni konusunda bilgi sahibi olmak için tıklayın!)

5 Şubat 2018
Cennet, Orgazm ve Sırat Köprüsü
Negatif enerji nasıl kapılır demiştim, cevabı aldım. Şimdi de pozitif enerji gelişi gidiş nasıldır desem??

YANIT
Negatif enerjinin tersine, pozitif enerji çok çabuk (an bazında) gelmektedir. Bu garip durumu bazı bilim adamları (Stuart Hameroff) kuantum uzay-zaman geometrisinin yapısının aslında “platonik değerler” ile kurulu olduğu şeklinde yorumlamaktadırlar. Bu yüzden dünya aslında bir savaş alanı DEĞİL, her adımda (tabii ki bir adım olsun atılabiliyorsa) farklı ve güzel manzaraların izlenerek ilerlenebileceği bir YOLDUR.

Konuya girmeden bir örnek verelim: An bazında İÇİNDEN GELEREK gülümseyen ve birine (komşusuna, iş arkadaşına, ebeveynine, çocuğuna, bir politik lidere vb.) duyduğu olumsuz hissi (genelde öfkeyi ya da korkuyu) GERÇEKTEN yenen, aynı an bazında pozitif enerji geri dönüşü alır; almadıysa içinde bir toz zerresi (negative energy particle) kaldı demektir. Kalıp kalmadığının sağlaması ise birden uyanan sevinç ve hafifleme hissinin var olup olmaması ile yapılabilir; pozitif enerji "rush"ında ani bir rahatlama duyulur. Pozitif enerjiyi çeşitli şekillere an bazında yüksek oranlarda envoke edebilenler yaşadıkları hissi “küçük bir orgazm” anına benzetmektedirler! (Pozitif enerjinin, laboratuvar ortamında "self-induced" uyandırılabldiği bazı klinik deneylerle saptanmıştır.)

Neden böyle bir duygu uyanmaktadır? Bir diğer deyişle iyilik neden zevk verir? Bu konuyu açalım:

- Çekilen acıların nedeni öncel mutluluk evreninin bölünerek var olması (Big Bang); yani bölünmüşlüğü (acıyı) sürdürecek davranışlarda bulunmaktır.
(Bölünen Evren konusunda bilgi sahibi olmak için tıklayın!
Öncel Mutluluk Evreni konusunda bilgi sahibi olmak için tıklayın!)
- Birleştiren, köprü kuran her şey bilindiği gibi iyidir.
- Birleştirmek iyi bir şey olmasının ötesinde öncel evreni yeniden tesis etmektir. Birleşince sadece erdemli bir davranışta bulunmakla kalınmaz; ayrılan parçalar birbirini bulduğu için hem öncel vibrasyon olan pozitif enerji, hem de öncel dünyanın vibrasyonu olan mutluluk ve haz oluşur.

Özetle, erdem olarak -sıkıcı kalıplar gibi algılanan, ama aslında pratik yön tabelaları olan- her davranış aslında birleştiricidir. Birleştiren her şey öncel mutluluk ve tamlık evreninden vibrasyon envoke eder; erdem (anlayış, hoşgörü, paylaşma, sabır, affedicilik, özveri, uyum, sadakat vb.) bu yüzden mutlu etmekle kalmaz, zevk duygusu da uyandırır. Negatif enerji yenilince hissedilecek duygu; neşedir, sevinçtir, rahatlamadır, ferahlamadır, hatta zevktir. İyilik, zevk ile ilişkili bir duygudur!

İyilik ve zevk ilişkisi tek tanrılı dinlerden sadece müslümanlık ve de eski pagan mitler aracılığı ile “cennet” betimlemesinde yansıtılmaktadır. Cennet anlatımı bir masal değil, gerçekleri “süsleyerek” dile getiren bir manzaradır.

Şimdi de bu konuyu açalım:

1- Cennete sırat köprüsü ile girilir. Köprünün inceliği ise sadece “denge” sahibi olanların girebileceğini sembolize etmektedir. Denge, iki zıtlığın orta -yani birleşme- noktasıdır.

2- Cennette huriler, gılmanlar, baş ağrıtmayan şarap, YEŞİL RENKLİ atlas döşekler ve benzeri dünyasal kavramlarla yansıtılan, ancak sürekli “dünyasal karşılıkları ile benzer olmadıkları” vurgulanan, bu yüzden de cennetin can sıkıcı, cehennemin ise ilginç kişilerle ve eğlencelerle dolu bir ortam olabileceğin düşüncelerini yaratan anlatım aslında sadece “zevk ve iyilik” bağlantısına gönderme yapmaktadır.

Müslümanlıktaki cennet betimlemelerindeki sembolizmin sürekli “dünyadaki gibi değil” uyarısı ile verilme nedeni bazı erkeklerin bir kadına abanarak elde ettikleri tek taraflı ve boşalma hedefli zevk arayışı ile karıştırılmaması içindir. Gerçek seks zevki, doyumu (ve de doruğu olan orgazm), "iki dakikalık bir zevk" değil; ayrılmış iki kutbun (dişi ve erkeğin), -karşılıksız verip, talep ederek- birleştikleri zaman yaşanabilen kutsal bir histir.

Yani cennet, dünyasal seks ve orgazmın kutlu hali denilebilecek bir his yaratan vibrasyon frekansı ile yüklü bir ortamdır. Hurinin, gılmanın, döşeğin, şarabın olup olmamasının önemi yoktur; üzerinde durulması gereken nokta "o hissin" varlığıdır.

Bu bilgi eski mitlerde de yer alır. Antik mitlere göre evrenin devrik yaratıcısı olan (yani öncel tamlık evreninin lideri) Dionysos’un gizemli ayinlerinde öncel evren ile kontağa geçildiği öne sürülürdü. Yaşanan his zevkli bir ölüme benzer şekilde isimlendirilirdi. Ritlerin adı ise orgia’ydı. Bu sözcük orgazm kelimesinin kaynağıdır.

Sözün özü erdem -sadece rahatlık ve mutluluk duygusunun değil- zevk ve orgazmın "da" daha kolay elde edilmesine aracıdır. Erdemli insan dinsel bilgilerin yanlış empoze edilmesi ile sanıldığı gibi can sıkıcı, kuru, dünya dışı, kuralcı, çılgınlıktan nasibini alamamış biri değil; her şeyde denge kurabilmiş ve BU YÜZDEN de keyif ve rahatlık dolu biridir.

- Vermek / almak,
- mutlu olabilmek / mutlu edebilmek,
- sevebilmek / sevgi uyandırabilmek,
- sayabilmek / saygı uyandırabilmek
şeklinde uzatılabilecek bir listedeki kalemleri dengeli biçimde realize eden insandır erdemli kişi. Ve onun seks hayatı “da”, böyle olmayan kişilere göre çok daha keyifli ve tatmin edicidir.

Sonuç olarak erdemli kişiler, en değerli kavramları -yani dengeleri- yüzünden Sırat Köprüsü'nü kolaylıkla geçip ileride onları bekleyen orgialara katılabileceklerdir.

1 Şubat 2018
Korku filmleri
Korku filmi izlemek zarar verir mi? Ve özellikle Islami korku filmi yapanlar sorunlarla karsilasir mi?

YANIT
Bize göre büyük zarar vermektedir!

Korku, yaşam boyu en fazla sakınılması gerekli ikinci duygudur. Ezoterizme göre bilinçli bir varlık olan kötülük, korku duygusu şeklinde farklı bir biçimde var olmaktadır. Yani korku sanıldığı gibi bir duygu değil, bir varlığın tasallutu, pozesyonu (dikkat edin, obsesyon bile değil, pozesyonu), yani beyni ele geçirmesi ve istediği gibi yönetmesidir. Yapılan hataların, bu yüzden de kötü kaderin en önemli nedenlerindendir korku.

Son yıllarda ortaya çıkan kuantum yaşam koçları kuantum mekaniğini farklı şekilde -spiritüel biçimde- yorumlamaktalar. Onların görüşüne göre korku fotonlarla var edilmektedir. (Bizler ise eğitimimizde kuantum bilimine yer versek de, bunu sadece beynin majikal alandaki aktivitesini açıklamak anlamında kullanmaktayız. Bilim adamları gibi biz de bu görüşe pek sıcak bakmıyoruz, öğretimizde yer vermiyoruz, ama belki de var olabileceğini düşünüyor, saygı duyuyor ve BAZI bilim adamlarının -her zamanki gibi- fazlaca heyecanla yere vurmaya çalışmalarını eleştiriyor, teoriyi ciddiye alıp incelemeleri çağrısını yapıyoruz.) Bu gruptaki öğretilere göre elektronların enerji salınımı sürecinde korku veren düşünceler reel oluyor; yani korkulan bu yüzden başa geliyor.

Teoriyi doğrulayacak fazla bilimsel veri olmasa da, kesin bir gerçeğe atıfta bulunmakta: “Korkulan şeyin gerçekleşme ihtimali büyüktür!”

Korku, ise genelde acı ile tohumlarını atmaktadır. Bu yüzden öğretimizde acılı olaylar sonrasında duygulara dikkat edilmesi gerektiğinin önemle altı çizilir. Yani acı yoksa, korku ciddi oranda azalmıştır. Korkuyu, hiç bir acı olayla karşılaşmadan uyandırmanın ne kadar akılcı olduğunu ise herkes kendi içinde değerlendirmelidir.

Bu nedenle bu filmlerden etkilenmeyecek kişilerin izlemesinde bir sakınca yoktur; ancak o kişilerin bu tarz filmleri izlemedikleri ortaya çıkmıştır. Yani işin garip yanı korku filmlerini genelde bu filmlerden etkilenenler izlemektedir.

Film yapımcıları ise -bana göre- fazla korku duygusu hissedecekleri bir ortamda olmadıkları (yani işin mutfağında bulundukları) için etkilenmeyeceklerdir. Ancak insanları korkutanların (onlara negatif enerji duyacakları bir ortama sokanların), hele ki kutsal bir kavram olan “inanç”ın var olduğu konulara yönelik korku yaratanların çektikleri (davet ettikleri) negatif enerji, o filmleri korku içinde seyredenlerin çektiklerinden misli ile fazladır. Bu “yapımcıların” yaptıkları dinsel açıdan bakarsanız günahtır. Ezoterik açıdan bakarsanız “para kazanmak için fütursuz davranmak (sınırları/haddi aşmak)” büyük bencillik içerdiği için negatif enerjinin koşup geleceği bir davettir. Zaten dinlerin kavramsal ortamdaki (yani tapım ritüelleri ile ilgili olmayan düşünsel konulardaki) “günah” kavramı ile, beyaz büyücülerin “negatif enerji celbeden davranışlar”ı arasında büyük fark yoktur.

Yapılan kötülüğün geri dönüşü ise ağır bir ritmde geldiği için genelde fark edilmez! “Alma mazlumun ahını, çıkar aheste, aheste” sözü de bu gerçeğe gönderme yapmaktadır.
Bu yüzden;
- kara büyücüler,
- “zırt pırt bela okuyanlar”,
- beddua edenler,
- küfür edenler,
- hatta korku filmi veya başka şekilde insanları korkutanlar, olumsuz hisler yaratanlar
envoke ettikleri negatif enerjini verdiği hasar "aheste, aheste" geldiği için kayıplarını fark edemezler.

Bu gerçekler yüzünden sadece korku DEĞİL, elem, tedirginlik, hüzün, kasvet, gerginlik, kızgınlık ve benzer hislere neden olan TÜM film, kitap ve müzikler çok tehlikelidirler.

Oysa ataerkil kültür “heyecan verici, adrenalin yüklü, anlamlı, edebi, sanatsal, dokunaklı, hissi” gibi yaldızlamalarla insanları (hatta masallar ve ilköğretim müfredat programı ile çocukları) bu tarz yapıtlara yönlendirir. Elem, tedirginlik, hüzün, kasvet, gerginlik, kızgınlık, korku yaratan şeylerin eğitici veya geliştirici olabileceği hayli tartışmalıdır.

Diğer yandan film, kitap ve müzikler kurtarıcı da olabilirler. İnsan ruhuna keyif, neşe, rahatlık, dinginlik, canlılık ve tüm pozitif hisleri veren her film, kitap ve müzik yapıtı hayrlı, bunların üreticileri ise kutsal kişilerdir bize göre. (Kutsal sözcüğü tapınılası anlamında değil, kutlu [uğurlu] manasında kullanılmıştır.)

Özetle; korku hissini SIKLIKLA uyandıran her şey kaderi kötüleştirir. Ancak üzerinde ÖNEMLE durulması gereken bir diğer nokta korkan kadar, korkutanın da negatif enerji celbettiğidir!

Bu yüzden;
- aile içinde aşırı otoriter ve baskıcı bireylerle yaşamak,
- sürekli (belki mesleki mecburiyetler yüzünden) tedirgin konumda olmak,
- adrenalin sporları yapmak (adrenalin cesaret duyunca değil, korkunca salgılanan bir hormondur),
- terbiye etmek adına çocukları korkutmak,
- otorite ya da kazanç sağlamak amacıyla 7. sanattan, politikaya dek uzanan spektrumda insanları korkutmak
uyandırılan negatif enerji nedeni ile kötü bir kadere neden olacaktır.

29 Ocak 2018
hayattan ne istedigimi bilmiyorum
öncelikle bu siteyi kesfetmek benim için büyük bir sansti. bana kattiginiz bilgiler için çok tesekkür ederim. küçüklügümden beri bu tür seyleri arastirmaya bayiliyorum. tam da ergenlik dönemimde hayati ve kendimi sorgulamaya basladim. suan lise sona gidiyorum ve üniversite sinavlarina hazirlaniyorum. iyi bir üniversiteyi kazanmak benim için çok önemli. meslek olarak 12 yasimdan beri mühendislik düsünüyorum ve o zamanlar en büyük hedefimdi insanliga faydali olmak. fakat tam da bu sene fark ettim ki mühendis olmak konusunda pek emin degilim. baska ne is yapabilirim onu da hiç bilmiyorum. herkes gibi ben de bu döngüden paçami kurtarmak istiyorum fakat olmam gereken yer neresi yapmam gereken meslek ne bilmiyorum. yani tam anlamiyla gerçekten ne istedigimi bilmiyorum. sizlerin bu konu hakkindaki düsüncelerini çok merak ediyorum. her sey için çok tesekkür ederim.

YANIT
Ne tür yeteneklere sahip olunduğunu fazla araştırmak çok da gerekli olmayabilir. Altyapı sağlam ise (beyin elektriği dingin ve pozitif ise), çözümler, hatta fırsatlar, "kendi kendine" denilebilecek bir şekilde gelir.

Yine de bir formül isterseniz "sadece yapmaktan hoşlandığınız konuyu seçin ve başarı elde etmek için 'evrensel doğru savaşma' yöntemlerini izleyin" diyebilirim.

Biraz abartılı olacak ama seçilen konu (iş) “limon satmak” bile olabilir! İş adamı, fabrikatör, sanayici, tacir vb. denilen ve büyük oranda zengin birçok insanın eğitimsiz olmalarına karşın yanlarında maaş ile eğitimli kimseleri çalıştıracak konuma gelme nedeni onların en baştan beri mecbur edildikleri değil, istedikleri şeyleri yapma özgürlükleri bulunmasına bağlı olabilir. Beyni bazı şeylere zorlayamazsınız... çünkü o aslında sizi (gerçeğinizi) korumaktadır. Zorlamalar ise kimine göre “Çalış, oku, adam ol”, kimine göre “Boşver, anı yaşa”dır. Zorlanan insan, zorlama başarılı olursa ölür. Ölüm ise toprağın altına girmek ile sınırlı değildir. Ölümün bir felaket olma durumu SADECE ruhun, beden yaşarken ölümünde izlenir; çünkü bu kişi hem kendine, hem de çevresine zarar verecektir. Herkes farklıdır. Doğru davranış; korkmadan, en başta ödenecek bedelleri olağan karşılayarak, DOĞRU YÖNTEMLE gerçeğini yaşamaktır.

Söz konusu "doğru yöntem" ise;
- karşılıksız, KORKMADAN, DÜŞÜNMEDEN, HESAP YAPMADAN, HATTA KEYİF ALARAK verme,
- herkesten fazla çalışma (zaman ve enerji harcama),
- kişi ya da olay şeklinde tezahür edecek olumsuzlukları OLAĞAN GÖRME, bunlara refleksif tepki vermek yerine, SAKİNLİK içinde ÇÖZÜM arama,
- sabretme (acele etmeme),
- diğerlerinin ne yaptığına değil, kendi işine konsantre olma (kimse ile yarışmama),
gibi şartları olan içeriktedir.
Yaşadığım bunca yıl boyunca andığım şartlar ile çabalayanların, konuya büyük hakimiyetleri olan ama bu kriterleri realize etmeyenleri alt ettiğini defalarca izledim.

Ne istediğini bilmemek ise bir engellenme mekanizmasına tutsak düşüldüğünü gösteriyor olabilir; çünkü istenilen bir şeyi yapmaya başlayınca her beyin kural olarak "yaşama arzusu, heyecan ve savaşma gücü" dolar... ki, bu ruh durumunun anlamı pozitif elektriktir. Pozitif vibrasyonlar ise negatif enerjinin sıfırlanması ve bazı metafizik varlıkların beslenememesi anlamına gelmektedir!

Sözlerimin nedenselliğini şöyle açıklayabilirim:
- Sevilen işi yapmak, “sevgi” ve “keyif almak” adlı muhteşem beyin vibrasyonunu sıklıkla hissetmek anlamındadır; ki, bu pozitif enerji envokasyonudur.
- Esprili bir dille “evrensel doğru savaşma yöntemi” adını verdiğim davranış modeli ise doğal vibrasyona paralel davranmak anlamındadır; ki, bu da pozitif enerji envokasyonudur. (Söz konusu davranış modeli HER insanın bilinç altında doğal şekilde bulunur; ama zaman içinde ataerkil "hatalı doğrular"a -aile kültürü, yaygın kültür, eğitimin, inanç, medya araçları benzeri argümanlar aracılığı ile- inandırma ile gömülür.)
Sözün özü anılan yaklaşımlarda pozitif enerji, iki “cenahtan” davet edilmektedir.

Bize yönelttiğiniz gönül okşayıcı sözler için teşekkür ederiz.

25 Ocak 2018
Negatif enerji nedir, beyine nasıl girer, nasıl çıkar?
Negatif enerji Şeytandır da, tam nasıl çalışır diye sorsam??Üşütünce hastalık gibi kapılmıyor herhalde? Farkediliyor mu gelişi gidişi??

YANIT
Negatif enerjiye dinsel ortamda bir kimlik yakıştırılarak Şeytan denmekte olsa da, okültizme göre o bir vampir, vampir mitosunun çıkış noktası, insan kanı değil, enerjisi ile beslenen bir vibrasyondur. İnsan mutsuz olduğunda yaydığı vibrasyon ile rezonansa girer. Bu yüzden yapılacak ilk şey, ya da dikkat edilecek nokta, acı veren olaylar anıdır. Olay sonrasında yüzleşilen acı (hatta öfke), olması gerektiğinden fazla uzatılınca ona davet yollanmıştır.

Bir kez beyine girdi mi -ne yazık ki yaygın kültürün desteği ile var edilen hatalı düşünce kalıpları ile- geometrik ortalama ile, katlanarak artar. Bu yüzden müdahale gecikirse, kurtulmak o kadar zordur. Özetle, bizlere göre psikolojik sorun, şanssızlık, kötü kader, hatta kötü huy sanılan çok şeyin gerisinden bu vampir enerji vardır.

Mekanizmayı bir örnekle daha açalım: Can sıkıcı, ya da acı verici bir olayla karşılaşınca (örneğin işten atılma ya da sevilenden ayrılma benzeri bir durumla yüzleşince) acı duymak olağan bir durumdur; ancak bu acıya genelde -yaygın kültürün öğrettiği biçimde- yapışma eğilimi işi çığırından çıkartır:
“Bunlar, yaşamda yüzleşilebilecek olaylar, saçmalığa boğulmadan hatamı fark edip, aşma yolları saptamalıyım”
benzeri DEĞİL,
“Ay ben ne şanssız insanım, bu da mı başıma gelecekti, namussuz kader yine mi beni buldun, bir gün olsun yüzüm gülmedi, zaten suç falancanın, hep onun yüzünden oldu bunlar!”
benzeri ataerkil yaklaşımlarla düşününce ona davet gönderilmiştir.

İşin en kritik yanı ise davetin çok daha küçük çaplı sanılan düşünce biçimleri ile de yollanıyor olmasıdır. Örneğin bilinç altı inançlarla!..

Bu düşünce biçimleri ile süreli yollanan davetler ise reel acılarla yapılandan daha yoğun davetlerdir; çünkü acı ve öfke eninde sonunda geçer. Oysa düşünce kalıbı 24x7 (yani uykuda bile) etkindir.

Bilinç altlarına ataerki tarafından yerleştirilen (ve de yaldızlı davetiyeler olan) düşünce biçimlerine örnekler aşağıdadır:

- Dünya kötü bir yerdir.
- Bu dünyada anlık olarak bir şey değişmez.
- Yaşamda mucize olmaz.
- İnsan beyninin gücü azdır.
- Gerçek beş duyu ile algılananlarla sınırlıdır
- Maji diye bir şey yoktur.

- Herkes mutlu, ben olamıyorum.
- Güzel (ya da çekici, karizmatik) değilim.
- Kimse benden hoşlanmıyor.
- İticiyim.
- Güçsüzüm.
- Renksizim.
- Yetersizim.
- Beceriksizim.
- Şansızım.
- Zayıfım.
- Şişmanım.
- Depresyondayım.

- Ben farklıyım.
- Beni anlamıyorlar.
- Benim yerim burası değil.
- Herkes aptal.
- Genel cahil.

- Bu ülke berbat bir yer.
- İş yok.
- Ailem anlayışsız.
- Patron (eleman) kötü.
- İş arkadaşım düşman.
- İş ortamım acımasız.
- İnsanlar kötü.
- Kadınlar kötü.
- Erkekler kötü.

- Ölüm bir felakettir.
- Hayatın sonu zordur.
- Öleceğini bilerek yaşarken mutlu olunmaz.

- Mutlu olmam için o: arabayı, o işi, o parayı, o pozisyonu, o manzarayı, o evi, o eşi, onu vb. elde etmem şart.
- Sadece güçlüler ezilmez.
- Ezilmek diye ürkütücü bir durum vardır.
- Para, statü sağlar.
- Başarı, öne geçme kapasitesi ile ölçülür.
- Tek ve benzersiz olmak üstünlüktür.
- Üstün olmak iyidir.
- Özgürlük sınırların olmamasıdır.
- Kurallara inanmayan (yan çizen) güçlüdür.
- Enayi olmamak gerekir.
- Pratik zeka "atlatma" ile ölçülür.

Bu lise sonsuzca uzatılabilir.

Oysa bu sözde gerçeklerin;
- tümü evrensel gerçeklerle taban tabana zıt olan,
- bazıları, zorlu durumların makyajlanarak veya çarpıtılarak "temel gerçek" şeklinde kabullenilebilecek biçime dönüştürülmesi ile yaratılan,
- sadece yaygın kültür ve inanç tarafından empoze edildikleri için insanların inandığı,
hatalı düşünce formlarıdır.

Nitelemeler, kesinlik içerdikleri sürece daima yanlıştırlar; çünkü kuantum mekaniğinin -Einstein'a rağmen- kanıtladığı gibi "Evren rastlantısallıklar (kuralsızlık) üzerine kuruludur". Sonuçları sadece yaklaşımlar belirler. Nasıl davranır, nasıl bakılırsa, sonuç öyle olur. Çirkin, yetersiz olduğuna inanan çirkin ve yetersizdir; çevresinin düşmanlarla, ya da acılarla sarılı olduğunu sanan ise düşmanlar ve acılar içinde yaşar. Söz konusu kalıplar kararların altyapılarını oluşturdukları sürece kişinin negatif enerji besleyecisi olmaktan kurtulması çok, ama çok zordur.

Bu yüzden negatif enerjiden (Şeytan'dan) kurtulmanın ilk yolu, gerçek dışı bilinç altı inançlarını silme eylemidir. Bu -uzun vade- yöntem, pozitif enerjinin bilince (beyine) kendi kendine, damla damla akmasına neden olan kolay bir yoldur ve negatif enerjiye (Şeytan'a) karşı verilecek direnişin ilk adımı budur.

Çok tembelim ve harekete geçemiyorum
içimden hiçbir sey yapmak gelmiyor. Bir anlam bulamiyorum. Sürekli bos bos oturuyorum ve bir erteleme hastaligi basladi. Sürekli her seyi erteliyorum (bazen uyanmayi ve yemek yemeyi bile). Bu sene yeni mezun oldum ama hiçbir sey yapasim gelmiyorum sürekli evde oturuyorum, yeni is imkani zaten çok fazla yok. Yüksek lisans için sinava çalismam gerek ama onu da çogunlukla yapamiyorum. Bir tek sadece iyi beslenip spor yapma aliskanligi edinebildim baska da bir düzenim/disiplinim yok. Tamamen uyusmus durumdayim ve bundan kurtulmak istiyorum. Terapiye gitmeyi düsünüyorum. Bir öneriniz olabilir mi bununla ilgili? Tesekkürler

YANIT
Mesajınızdaki çelişki gözden kaçacak gibi değil; çünkü genelde “canım hiç bir şey yapmak istemiyor” diyen kişiler gerçekten hiçbir şey (hele ki spor) yapmazlar :) Kendilerine çoktan latince ve kulağa garip gelen adı olan bir illet yakıştırmış bu kişilerin bize yazma nedenleri bir yandan bu “teşhislerinin” doğru olmadığı adına bir ümit aramak, diğer yandan da teşhislerinin doğruluğunu doğrulatmaktır!

Beyin bio-kimyasındaki her bir olumsuzluğa (yani bizlere kendimizi “tatsız, keyifsiz, isteksiz” hissettirecek farklı nörotransmiter [NT] kokteyllerine) dileyen bir ad takar ve bunların gerçekliğine inandığı için hepsini de başarı ile birer illete çevirir. (Ondan sonra da “majikal gücüm yok” diye bize yakınır. Oysa gün boyu, ayak üstü, kendi aleyhine maji yapıp durmaktadır). Yabancı dilde isimler (örneğin depresyon) takılarak hastalık statüsüne yükseltilen sıradan ve yaygın NT bombardmanı ise genelde sadece "İnsanın canının istediği şeylerin olmaması" anlamına gelmektedir. Özetle insanın canı, sadece canının istedikleri olmayınca sıkılır! Beyin yarattığı can sıkıntısı, isteksizlik, sizin deyiminizle "tembellik" ile size “bu hayat tarzı sana uygun değil, tatmin olamıyorsun, başka ihtiyaçların var” mesajını yollamaya çalışmaktadır. Yani hatalı (gerçek kimliğe, bu yüzden de beklenti ve ihtiyaçlara uygun olmayan) yaşamı sürmek/sürdürmek istememekte, yapması beklenen şeyleri yapmamaktadır.

Bu mesajı almayarak, ataerkil sistemin kültürel aracılarla beyinlere yerleştirdiği inançlar doğrultusunda "teşhis koyanın" ise işi zordur; çünkü karşısında dağ gibi, yenilmez... (bir hastalık vardır diyeceğimi düşünüyorsanız yanılıyorsunuz) “inancı” vardır!

Olağan hastalığı atlatmak kolaydır; çünkü bu kez insanın yanında “doğa” adlı yardımcı destek vardır. Atlatılamayacak, ya da aşılamayacak şey ise kişilerin fark etmeden kendilerine koydukları teşhislerdir; çünkü o teşhisler -daha semptomlar görülmeden- kişi tarafından varlıklarına inanılarak zamanı gelince “konulmak üzere” yedeğe (inanç skalasında uygun bir yere) alınmışlardır.

Sözün özü insanlar en çok hasta oldukları değil, “hasta olduklarına” ya da "olacaklarına" inandıkları için hasta olmaktadırlar; çünkü kuantum mekaniğine (yani bilime) göre “Teşhis koymak, kesin kılmaktır”. Teşhis ise ilk başta kişi tarafından “hastayım” dediği anda konulmuş olur. Hatta “Acaba hasta mıyım?” ya da “acaba depresyonda mıyım?” diye KUŞKU duyulduğu anda BİLE teşhis konmuştur; çünkü “kuşku” sanılan aslında “kanı”nın ta kendisidir. Kuşku, ya korku tarafından, ya da inanç yüzünden (lafı edenin yanılmazlığına inanmak yüzünden) çoktan kanıya çevrilmiştir. Bu yüzden korku olduğu, yani kaygı içinde “acaba hasta mıyım?” dendiği anda -"mutlak yanılmazlığı olan kişiler" statüsünde görülenlerin sözüne inanıldığı için- hastalık var edilmiş olur.

Bizlere göre şifa dağıtan tüm bilimciler (örneğin doktorlar ve psikologlar), sorunu olduğuna inanan kişiler tarafından devreye fazla acele ile sokulmaktadır. “Onlara gerek yok” benzeri bir düşünceye sahip olmasak da, gerçek beklentimiz -insanları 10.000 yıldır ilaçsız doktorsuz hayatta tutan- doğadaki iyileştirme gücüne biraz daha fazla şans tanınmasıdır. Doğanın iyileştirici mekanizması günümüz aşırı hızlandırılmış yaşam ritmine göre biraz ağır işlemekte olabilir. Oysa gerçek (sağlıklı) hız, yani uyulması gerekli ivme -dünyayı hala doğa yönettiğine göre- onunkidir.

Bu nedenle siz açıkça sormadan biz söyleyelim: Depresyonda değilsiniz, sadece canınızın istediği hayatı süremiyorsunuz; beyniniz, beklentilerinize ulaştıracak kapının kapalı olduğunu seziyor, size S.O.S sinyali yolluyor. İnanılması güç olsa da hareketsizliğin (isteksizliğin) nedeni, ENERJİ denizinde ("birikmiş enerji denizinde") boğulmak!

Önerimiz tabii ki şu: Spora devam... Çünkü antidepresan olarak yutulan kimyasalların beyin tarafından üretilme sürecidir spor. Yani ilaç fabrikası aslına kişinin beynindedir. Para verip dışardan yapay ürünler alınacağına biraz geyretle kendi fabrikasını çalıştırıp doğalını üretmesi hem daha yararlı, hem de bu yüzden daha rantabldır.

2 Ocak 2018
pozitif enerji ve çocukluk acilarimiz
merhaba, umarim herkes iyidir; Janus ve isimlerini bilmedigim editör kimseler, evrenler arasi baris için çalisan emekçi kardeslerimiz. :)

yasamimizda basimiza gelen sorunlar nereden çikar gelir? bunu kendi negatif enerjimizle, korkularimizla ürettigimiz cevabini verirseniz çocuklugumuzdaki kötü olaylarin kaynagi ne? aile içi sidddet, geçimsizlik, türlü hastaliklar, talihsizlikler... kendi ismimizi yazmayi bilmezken ne gibi bir enerji üretmis olabiliriz de bu talihsizlikleri üzerimize çektik? her seyin kaynagi bizsek, arkamizdaki duvara bakmadigimizda duvar yoksa, çocukken daha basimizi çevirip de arkaya bakamazken nasil oldu da bu duvara çarpmayi basarabildik? tesekkür ederim, kolay gelsin :)

YANIT
Beynimizde pozitif enerji esintisi yaratan sözlerinize teşekkür ederek başlayalım.

Bu sorunuzun yanıtı evrende var olma koşulumuz, biçimimiz, madde evreninde insanı var eden mekanizma ile ilgilidir. Biraz daha yalın konuşalım: "Dünyaya neden ve nasıl geldik?" sorusunun yanıtı, sorunuzun yanıtını içermektedir.

Önce üç bilgi verelim:

1- Evren ötesi (hatta ölüm ötesi) gizemli, esrar dolu, ürkütücü bir mekan değil, giderek kuantum fizikçilerinin formülünü yazmaya başladıkları -maddeden farklı yapıda olsa da- somut bir ortamdır. Her şeyin başlangıcı ve sonu orasıdır.

2- Madde evreni kadar, madde ötesi evren de vibrasyon üzerine kuruludur. (Detaylı bilgi için Sicim Teorisi araştırılabilir.) Vibrasyon, madde kadar, madde ötesinde de rezonans yaratır. Bu durum ezoterimde "Benzer benzeri çeker" şeklinde dile getirilir.

3- Ruh, korku filmlerinde yer aldığı gibi beyaz bezler içinde, elinde zincir taşıyan bir hayalet değil, bir particle (kuantum parçacığı)'dır. O da gerek dünyaya gelmeden önceki halinde, gerek dünyaya gelip yeniden oraya döndüğü (öldüğü) halinde, aynı vibrasyon, rezonans ve çekim kurallarına tabidir.

Konuyu toparlayalım:
Ruh, ölüm ötesindeki yerinde yapısına göre (ki, orada "dahi" yapı değişkendir) madde evreni ile rezonansa girecek frekansı yakalayınca maddeye geçer, doğar. Bu duruma "otomatik gelişen bir durumdur"; hatta (fizik üstü alem kuantum mekaniği ile giderek ortaya çıktığından beri) "fizik bir olaydır" bile denebilir. Bu yüzden "Neydi benim günahım?" arabesk yaklaşımı tamamen asılsızdır. Yaşanmakta olan durum, yani kader, ruhun rezonansa geçtiği ortamda (kaderde/hayatta) maddeleşmesidir. Yani -çocukluktan başlayarak- bu dünyadaki hayatınıza gazaplı tanrılar veya kehpe felek değil, ruhunuzun -benzer vibrasyonu bulduğu için- maddeye çekilmesi, maddeleşmesi vardır.

Aynı "çekim sistemi" ölüm sonrasında da izlenir: Ölüm adlı küçük değişimle ölüm ötesinde yapınıza (vibrasyon frekansınıza) göre rezonansa girdiğiniz yere (kabaca cennet ve cehennem diyebiliriz bu ortamlara) çekilirsiniz.

Kimse hatalı bir yere çekilmez. Bu yüzden iyi insanlar illa cennete, kötü insanlar cehenneme giderler. Ve yine bu yüzden gidilecek yeri önceden belirlemek -beyin vibrasyon yapısını değiştirmekle- mümkündür. Söz konusu değişim yapılabilirse, ölüm ötesinde iyi bir yere gitmekten öte, bir daha bu dünyaya çekilmeyecek olabilirsiniz. Zaten Orfizm dahil birçok gizli öğretinin amacı budur, yani "bir daha dünyaya çekilmeyecek olmak"tır.

29 Aralık 2017
ataerkil dediğiniz sosyal hatalar nelerdir?
erkeğim ama ataerkil olduğumu düşünmüyorum.test manasında soruyorum.ataerkil dediğiniz sosyal hatalar nelerdir.teşekkürler.

YANIT
Kişiye "öğretilen", ancak doğal yapıya uymadıkları için hatalı kararlar aldırtmakta olan kavramlardır.

Öğretilen "hatalı doğrular"dan bazıları aşağıdadır:

1- Yaşam zorlu bir süreçtir (sarp ve dikenli bir yoldur); acılarla doludur.

2- Hayatta kalmak için (ya da daha iyi yaşamak) için savaşmak zorunludur.

3- Korku yaratan, yaratabilen güçlüdür.

4- Güç, hükmetme erki ile belirir.

5- Başarının anlamı öne geçmek ve üstte olmak gibi kavramlarla ölçülür.

6- Dengesizlik karizmatiktir.

7- Kadınlar güçsüzdür.

8- Kadınlar erkekten yaratılmışlardır.

9- Hayatı erkekler yaratıp ayakta tutarlar.

Gerçekler ise aşağıdaki gibidir:

1- Yaşam -sadece kişisel kararlar ile- seçilerek yaşama perkitilen olgulardan oluşmuştur. Kolay ve rahat yaşanabilir.

2- Hayatta kalmak için savaşmak değil, doğru karar vermek gerekir.

3- Korku yaratanlar güçlüler değil; korkanlar, eski korkaklar ve korku hakkında hatalı bilgileri benisemiş olanlardır.

4- Güç, sorunlarını fark etme ve bunları kolaylaştırma erki ile ölçülür.

5- Başarı sadece beyin ve kalbe rahatlık kazandırma katsayısı ile ölçülür.

6- Karizma (charisma) sözcüğü Yunan mitolojisinin Charis adlı üç tanrıçasından gelir ve sözcüğün kökeninde "doğallık, yaratıcılık, kibarlık, bereket ve neşe" kavramları vardır.

7- Kadınlar can yaratma işinin en ağır tarafını (cenini besleme, taşıma, dünyaya getirme, dünyada besleme) üstlenmek adına seçilecek kadar güçlüdürler.

8- Erkeklerin kadından yaratılmış olmaları daha mantıklıdır; çünkü dişide xx, erkekte xy kromozomları vardır. Yani erkek içinde dişi taşısa da, dişi erkek taşımamaktadır.

9- Hayat denilen ortamın yapısına bakınca ne kadar "ayakta tuttuğumuz" görülebilir.

25 Aralık 2017
Güzel düsünmek neden bu kadar zor?
Kaderimizi kendimiz olusturuyoruz diye düsünüyorum. Düsüncelerimiz gerçege dönüsüyor. Bu nedenle güzel düsünmek çok önemli. Fakat neden bu kadar zor? Neden olumsuzluga, umutsuzluga kapilmak bu kadar kolayken umutlu ve mutlu olmak zor? Bunu nasil kolaylastirabiliriz?

YANIT
İlk olarak " Bunu nasil kolaylastirabiliriz?" şeklindeki son sorunuzu yanıtlayarak başlayayım: Sitemizden Pozitif Enerji Eğitimi alabilirsiniz.

İkinci olarak sorunuza önce pratik açıdan yanıt vereyim: Hayata bakışın genelde olumsuz olmasının nedeni hatalı düşünsel alışkanlıklar (ya da en doğrusu "edinilen alışkanlıklarla davet edilen olumsuz vibrasyonlar") olabilir.

Söz konusu alışkanlıklar ise tüm dünyayı etkisi altına almış olan yaygın (ataerkil) kültür tarafından yapılan yönlendirmelerle (“doğrusu budur” kuralları ile) yaratılmaktadır. Beyniniz, bebekliğinizden başlayarak öncelikle aileniz tarafından hatalı doğrularla biçimlendirilmiştir. Size "kazandırılan" bu alışkanlıklarla sürekli hatalı şekilde düşünür, olumsuz vibrasyonları envoke eder ve rahata eremezsiniz. Her şeyi tersine çevirdiğinizde; sol kulağınız kaşındığında, onu sağ eliniz, hatta ayağınız ile kaşımanız öğretilmişse kulak kaşımak bile zorlu, acı verici bir işe dönüşür.

Bundan sonra okuyacağınız sözler anaerkil ezoterizm kaynaklıdır. İnançlarımız olsalar da, kesin doğrular oldukları hakkında bir iddiamız yoktur.

Yaygın kültürü yaratan ise sanıldığı gibi insanlar değildir.

Yaygın kültürü tek tanrılı dinlerde Şeytan olarak adlandırılan, aslında bir vibrasyon frekansı olan gerçek -beslenmek adına- yaratmaktadır. O sadece insan acısı ile uyanan negatif vibrasyonlarla (beyin elektriği ile) var olmaktadır.

Zaten madde evrenini bu yüzden -eski öncel mutluluk bütününü bölerek- kurmuştur. İlksel -yenik- iyilik bir şekilde yeniden bu ortama sızmayı başarmış ve madde evreni böylece iyilik ve kötülüğün bağlantı noktasına dönüşmüştür.

Aktardığım bilgiler tarafımızdan, ya da başkaları tarafından uydurulan sözler değildir. Bu düşünceler -ataerkil dinlerin gelmesi ile "saçma, akıl dışı, günahkar, zararlı, ilkel, masal" olarak nitelenmiş olan- eski mitolojilerin neredeyse tümünde ortak anlatım içeren yaratılış mitlerinde yazmaktadır. Aralarında binlerce kilometre ve bazen yüzlerce yıl olan mitolojiler ortak bir hikayeyi anlatmaktadırlar. Onların anlattıklarına ters yönlü bir yaratılıştan söz eden ise Yahudilik ve Hıristiyanlık kutsal kitaplarıdır.

İşin din ve Şeytan tarafını bırakalım ve yine pratik açıdan bakalım: Yaygın kültürün öğrettiği düşünce sistemi aşılır, beyinde pozitif vibrasyonlar oluşturulursa, sıkınıtların sona ereceği görülebilir. Yapılması gereken düşünce tarzını değiştirmek, bu değişim adına yapılması gereken ise değişmenin kolay olduğuna inanmaktır. İnanınca değişmek kolaydır. Değişememenizin nedeni, 2.000 yıldır dorukta olan ataerkil kültür tarafından değişemeyeceğinize inandırılmış olmanızdır.

20 Aralık 2017
Pozitif vibrasyon üreten insan nasıldır??
Pozitif enerji diyorsunuz, iyi insan diyorsunuz, bu insan nasıl insandır?

YANIT
Büyük oranda pozitif enerji sahibi insan; özverili, sabırlı, beyefendi/hanımefendi, güler yüzlü, anlayışlı, paylaşımcı, saygılı, affedici, sağduyulu, kararlı, sorun yaratmaya değil sorunları çözmeye hevesli, kişilere yük olmaktan çok yüklerini azaltan, dengeli, uyumlu biridir.

Ancak bu erdemlere ulaşmayı hedeflmek zorlayıcı bir yoldur. Bu yüzden biz basite indirgedik ve diyoruz ki:

"Kendini gereksiz yere strese sokmayan, eskilerin değimi ile 'aklını ferah, gönlünü geniş, kalbini temiz tutan' kişi doğru yoldadır... hatta yolun yarısından fazlasını kat etmiştir çoktan. Belki mükemmel olamasa da, mutlu olacağı, işlerinin diğerlerine oranla kolay hallolacağı, sorunlarla daha az karşılaşacağı kesindir."

18 Aralık 2017
İş hayatında haksızlığa uğruyorum. Nasıl daha başarılı olabilirim?
Hem paylasimlarin için hem de sorularimiza yanit vermeye çalistigin için içtenlikle çok tesekkür ederim. (...) Kariyerim için çok istedigim, çok hosuma giden ancak çok zor girilebilen ve özellikle elit, zengin kesimin girebildigi bir sektöre girmeye çalistim. Bu alanda çok önemli ve imkansiza yakinda basarilar (örnegin dünya çapinda yarismalarda birincilik vb) alsam da istedigim islere kabul edilmedim veya mülakatlarda elendim. Kabul eden yerler komik imkanlar ve maaslar sundular, hatta bazilari bedava çalismami teklif etti. Maddi sorunlardan dolayi tabi ki kabul edemedim. Bazi yerlerin ise kasitli olarak beni ise almadigina eminim (hatta bir mülakatta ne kadar iyi olsanda seni almayacagim diyen bir yöneticiyle bile karsilastim, veya özgeçmisin çok iyi oldugundan mecburen görüsmeye çagirdik diyen birisiyle görüstüm). Sonrasinda hak ettigime inandigim o pozisyonlara tanidik oldugundan süphelendigim, nitelikleri benden daha az olan kisiler ise alindi. Su anda da tüm dünyada bu sektörde is imkanlari gittikçe daraliyor. Simdi farkli bir alana geçtim, tüm dünyada talebin yogun oldugu, önü açik ve maddi olarak getirisini de iyi bir alan. Beni daha önce ise almayan kisilerde dahil olmak üzere özellikle bu alana girmem için çevrem tarafindan sürekli olarak yönlendirildim ve en sonunda istedigim sektörden vazgeçip bu alana girdim. Su anda maddi olarak oldukça sansliyim ve sikintilarimi yavas yavas çözüyorum ancak bu alanda da hiç bir is tatmini hissetmiyorum. Kendimi son derece amaçsiz, basarisiz ve depresif hissediyorum. Is ortamindaki kisilerin de benim düsünce yapimla alakalari bile olmamasi ve hayat tarzlari, is yapis sekilleri, kapasitelerinin yetersiz olusu beni daha da daraltiyor. Pozitif düsüncenin etkisine birinci elden sahit olmama ve bilmeme ragmen arada yapamayacak olsamda bu tatminsizlik ve stress yüzünden intihar düsüncelerim (Bu yaziyi yazmadan birkaç saat önce bile) bile olusuyor.

YANIT
Kaderi sadece hayata bakışınız yazar; çünkü hayata bakışınız davet ettiğiniz enerjilerin biçimini belirler. Mesajınızın içeriğinden aldığım his ise acı içinde olduğunuz.

Düşünceme göre parasal değerlere olması gerektiğinden fazla önem vermektesiniz. “Para önemsizdir, her şey erdem” diyenlerden değiliz; su bile para ile alınır. Para çok önemlidir. Ancak hem “her şey” değildir, hem de “kesin mutlu edici” değildir. Para mutlu olmak için değil, yaşamı sürdürmek için önemli bir gerekliliktir. Başarı ve mutluluğu para ve kariyere bağlayanlar (ki, genelde bunu genel kültür yönlendirmesi ile fark etmeden mutluluk elde etmek adına yaparlar) rahata en zor erenlerdir.

Olaylara ve insanlara bakışınız da kuşku dolu. Bizler yine “insanlar iyi, insanları sev” demeyiz. İnsanların tümü, siz ve ben dahi, ortak bir yaşama gayreti içinde, hatalı bilgilerle yüklenmekte olan beynimizi -yine de iyi kullanarak- yaşamaya uğraşıyoruz. Düşmanlarımızın bizlerden farkı genelde çok da fazla değildir. Rahata ermek, pozitif enerji üretmek için, öncelikle hayata ve insanlara oldukları değeri vermek gerekir.

İnsanlar, şartlar karşısında bildikleri yani kendilerine öğretilenler, doğrultusunda davranırlar. Bunun anlamı şudur: Her insan genetik yapısı, genel kültürü, aile kültürü, eğitimi ve dini inancı yönlendirmesi ile davranır. Bu bilgiler çokluk hatalı oldukları için hata yapar. İnsanlara bu gerçek aspektten bakmayı başarırsanız, yaptıkları hatalara öfkenizin hızla azaldığını fark eder, negatif enerji üretmezsiniz.

“İş hayatında size hata yapılmadı” demiyorum. “Hata yapılmış ve de daha yapılacak olabilir, bunları olağan karşılayın” diyorum. Size yapılan ve yapılacakları olağan karşılayabildiğinizde beyniniz hırs ve korkudan arınıp pozitif vibrasyonlar üretecek, böylece size yapılacak tüm hatalar hem sayıca azalacak, hem de daha iyi alternatifler kendiliğinden gelecektir. Bu bir çekim mekanizmasıdır. Gelmiyorsa, kaderi, tanrıyı, koruyucu meleğinizi, feleği vb. değil, sadece ve sadece beyin elektriğinizi suçlayın.

Başarı nasıl gelir?

Başarı aranacak alanın ve bu alanda uyulanacak yöntemin hatasız seçimi önemli kalemlerdir; ancak bunlar kadar önemli olan başarının acı çekerek ve darbe alarak elde edileceğidir! Zafer biraz da hasar ister.

Söz konusu acı, orta çağ dinsel literatüründe pek sevilen şekilde, azizlerin/din büyüklerinin çektiği boynu bükük, dışlanmaktan gelen, "sorunlu bir acı" değildir. Üstlenilmesi gereken acı, aşırı çabalamanın verebileceği rahatsızlık (gözyaşı dökmeden kan-ter dökmek) ve korkunun yenilmesi uğraşının vereceği acıdır.

Bu iki gerekli kavramı biraz daha açıkça yansıtayım:

1- Çaba... “olmaz”ı başaracak ölçüde yorgunluktur. Bir daha, bir daha, bir daha denemek... Çevrenin, hatta içsel sesinizin "Yeter, yoruldun, bu fazla” sözlerine aldırmadan verilen emek... Sınırları zorlamak... Başarı sadece sahip olduğunuz bilgiler ve yetenekle değil, saydığım şekilde, şartları değiştirmeye neden olacak kadar yorularak, bir daha, bir daha deneyerek elde edilir.

2- Korkuyu yenmek şarttır. Korku, çağdaş insanda "korkudan titremek biçiminde" değil; isteksizlikle kendini gösterir. Bu isteksizliği takip edip istenmeyen şeyleri STRES ALTINA GİRMEDEN yapabilen kişi kapıları açacak ölçüde pozitif vibrasyon üretir.

Korku, en kolay ALDIRMAZLIK ile yenilir. “Korkumu yeneceğim, ben başaracağım, bunu yaparım” cengaverliği ile zorlandıkça (ki, Amerikan kültürü etkisindeki kültürümüzde modadır) sadece korkuyu köklendirirsiniz. Korkulan şey düşünülmeye hiç gelmez. Sabitlenir. Korkuyu yaşatan düşüncelerdir çünkü.

İş hayatında korku yenmek “ezileceğim, aptal yerine konacağım, zarar göreceğim” korkusunu yenmekle de ilgilidir. Bu korku yenilirse, diğer elemenlardan daha fazla iş İSTEKLE üstlenilirse, zaman içinde yöneticiler bunu kesinlikle fark ederler. Aslında fark ettikleri bir enayi bulmak değildir. Fark ettikleri karşılıksız vermekten korkmayan, çalışmaktan keyif alan bir pozitif enerji kaynağını bulmuş olmaktır. Yöneticiler elemanları ezerlerse daha rantbl sonuçlar almayacaklarını bildikleri için o konuma gelmiş kişilerdir. Onlar sadece iş üretilmesini isteyen duygusuz sistemlerdir. İş üreten bulunca onun daha iyi üretmesi için gerekeni yapar, yani şartlarını iyileştirirler.

Önce onlara
- bu mesajı vermek,
- dikkatlerini çekmek,
- isteyerek iş üretileceğini, bunun dostluk içinde yapılacağını, biraz “veren hesap” olunacağını göstermek gerekir.

İş hayatı, tıpkı hayatın avcılık ortamı gibidir. Başarı her konuda başta "emeği yığma" ile gelir; ama iş hayatında -bu alan bir çeşit avcılık ortamı olduğu için- eşitlik ve klasik adalet arayan başarılı olamaz.

Sizin konunuzda, size haksızlık yapan yöneticileri “yüce bir kalp ile, gözleriniz dolu şekilde affetmek DEĞİL”, onların durumunu ANLAYIP, olağan karşılamak ve öfkeyi sıfırılamaktır korkuyu yenmek.

Bu genel bilgilerden sonra mesajınızdaki bazı sözlere gelelim:

”Is ortamindaki kisilerin de benim düsünce yapimla alakalari bile olmamasi ve hayat tarzlari, is yapis sekilleri, kapasitelerinin yetersiz olusu beni daha da daraltiyor.” Bu cümle tüm hatalarınızı içermekte bence. İş hayatında düşünce yapıları değil, sadece ürettiğiniz kinetik enerjinin ve de bu enerjinin geri dönüşünün olup olmadığının önemi vardır. Bunda da bir hata yoktur. İş hayatı bir mekanizmadır. Diğerlerinin kapasitelerinin ne olduğunu kişisel olarak değerlendirmeye başladığınızda başınız derttedir. Sadece ve sadece kendi ürettiğiniz işe konsantre olmaz, daha da üretmeye odaklanmazsanız pozitif enerji asla üretemezsiniz. Başkalarını eleştiren hiç bir beyindan -eleştirileri son derece haklı ve yerinde olsa da- pozitif enerji üremez. Eleştiri, sözde “en yapıcısı bile” öfkenin tohumlarının ilk atılışıdır.

Eleştiri adlı gerçekten yapıcı bir kavram tabii ki vardır; ama öne geçmeye hedeflendirilmiş ataerkil kültür içinde boğulmuş beyinlerden bunu beklemek abestir. Rekabet adlı batılı kavram insanlara acı verecek en seçkin kavramlardandır! Üretilebilecek iş diğer kimselerin ürettikleri ile pek fazla ilgilenmeden son kapasite üretilir... ve fazla düşünülmez. Dİğerinin ürettiklerine arada göz atmak ise, sadece ORTAM HAKKINDA BİLGİ ALMAK amacı ile yapılmalıdır.

Sonuç olarak size özel önerilerim:

1- Başta sevdiğiniz alanda olmak için gerekirse bir süre ücretsiz çalışmanız gerekirdi. Üretebildiğinizi gösterdikten sonra pazarlık (maaş) adına masaya oturma vaktiniz gelecekti. Üreten daima dikkat çeker ve giderek vazgeçilmez olur.

2- Bu şansı yitirdiğinize göre yapmanız gereken -üzülerek söylemek zorundayım ki- ya maddesel olarak çok zor şartlarda yaşamayı seçip, farklı bir işe girmeniz (apartman temizlemek de dahildir bu “farklı iş” önerime, zamanında yaptığım bir iştir); ya da kolları sıvayıp, sevmeseniz da, sadece üretmeye, bir süre karşılıksız vermeye, diğerlerine göz bile atmamaya karar verip kendinize başarı şansı vermenizdir. Başarı geldikçe keyif, keyif geldikçe pozitif enerji gelecektir.

12 Aralık 2017
Niteliksizim. Çekingenim. Eziliyorum.
Ben niteliksiz biriyim. Bir mesleğim, işim, üniversiteye girecek bilgim v.b yok. Babam yok. 2 ablam var ve tek erkek olarak bu durumun altında eziliyorum. Bakkaldan ekmek alırken bile çekiniyor, konuşmaktan rahatsız oluyorum. Kızlarla ilişkim rezillik içinde. Bilgili olduğunuz için sizle paylaşmak istedim.

YANIT
Size diğerleri (bu "diğerleri" genellemesinde aile bireyleri de olabilir) tarafından "“artık evin erkeği sensin, yükleri omuzlamak zorundasın” benzeri biçilen rolleri oynamaya çalışmak çok da doğru bir davranış değildir. Sorumluluk ya da özveri zorlama ile yaratılmaz. Kadınlar yalnız başlarına kaldıklarında kendi kendilerine daha iyi yetebilirler; çünkü erkeklere oranla daha sağlıklı kararlar vermektedirler. Yani "başlarında" hatalı kararlar verne erkekler olmaması bazen bir şanstır bile.

“Çekingenim, konuşmaktan rahatsızım, kolay iletişim kurmayı öğrenmeliyim”, ya da “kızlarla ilişkilerim kötü, bir sevgili bulmalıyım” benzeri öz-zorlamaların nedeni ise bunların mutluluk verici manzaralar olduğunu belleten ataerkil sistemdir. Asıl amaç daima mutluluk aramak olduğu için, kişiler ellerine tutuşturulan yalancı planlara uygun ilerleyerek mutluluk ararlar.

Oysa mutlu olmak adlı beyin süredurumu Şeytan’ın -mutsuzluk yaratmak amacıyla- sunduğu manzaralarla elde edilecek bir yer değildir. O prototip ve yaldızlı manzaralara (şöhret, para, bol sevgili vb. vb.) sahip insanların beynine girebilseniz farklı ama aynı can yakıcılıkta acıların yaşandığı bir ortam bulacaksınız. Şöhret, para, sevgililer kötü ve değersiz şeylerdir asla demiyorum. Her şey iyi ve kötü olarak yaşanabilir. Demek istediğim, "mutluluk adlı duyguyu verecek beyin kimyasallarının ille de bu ortamlarda elde edileceğini sanmanın tümden hata olduğu"dur.

Kabaca -ve biraz da hatalı şekilde- “mutluluk” olarak isimlendirilebilecek “hal” kesinlikle şartlarla değil, beyine hakim olmakla elde edilir. Eğer böyle olmasaydı bir dolu zengin, şöhretli, bol sevgilili vb. kişi intihar edip durmazdı. Mutluluk, sadece beyinde pozitif enerji üretme başarısıdır. Beyinde pozitif enerji ise bu “hal”i meydana getiren nörotransmitterlerin salgıLATMAYI öğrenmek ile üretilir.

Aslında bu başarmak çok kolay, hatta anlık bir olaydır. Bu yetenek doğum anında verilmiştir ve en çok antikorların bedene giren mikroplara beden sahibi fark etmeden yok edip durmasına benzetilebilir. Oysa bebeklikten başlayarak en az on yıl boyunca hatalı şeyler öğretildiği için söz konusu kolay başarı zorlaşır.

Biraz da kişisel bazda konuşalım:

Bazı insanların çok sevgilisi olur, bazılarının az, bazıları kolay sevgili bulur, bazıları zor, bazıları kolay iletişim kurar, sosyal ortamlarda rahat yaşar, bazıları zor... bunlar bir kriter değil, bir yapıdır. Sahip olanlar da, sahip olmayanlar da -eğer beyinlerine hakim değilseler- aynı oranda acı çekerler.

Buraya dikkat buyurun: Herkes birşeylere sahiptir ve başka birşeylerden uzaktır. Yani herkesde muhakkak ve kesinlikle sahip olunan, (diğer birçoklarından üstün olunan) birşeyler vardır. BU yüzden “insanlar eşittir” sözü romantik “iyilikçilerin” zorlu dünya şartlarına uymayan düşlerinden biri değildir. Herkesin bir diğerine öğreteceği birşeyler vardır. Örneğin çağımızda “aydınlarca” pek aşağılanan bir çobanın, bir bilim adamına süt sağmak, ya da koyun gütmek benzeri öğreteceği şeyler vardır. Süt sağmak ve koyun gütmek “de” çok değerli şeylerdir. Üstünlük veren, öğrenmesi zor şeyleri öğrenmiş olmak değil; öğrenilen şeyleri en iyi şekilde ve isteyerek (pozitif enerji yayarak) yapmaktır. Başarı ve mutluluk bilginin cinsi değil, uygulanış şekli ile gelir.

Ayrıca hayat (buna tanrı da diyebilirsiniz, kuantum uzay-zaman ortamında var olan ve bilim adamlarının giderek çözdüğü mekanizma da), her insana ihtiyacı olanları verir. Yani herkesin hayatı aslında kendine en uygun olanıdır. Ama şeytan olmadık özentiler yaratır, “Ben böyleyim ve bu da çok iyi bir şey” dedirtmez. Pop kültürde moda olan “Kendin ol” sözü, anılan gerçeğin biraz abartılı şekilde dile getirilmesi olsa da, temelde doğrudur.

Ancak... Tüm bu sözler tembellik etmek için birer özür olarak kullanılmamalıdır. Yaşam çok da kolay bir yer değildir ve en güzel biçimde “Durmayalım, düşeriz” cümlesi ile yorumlanır. Yani sürekli MÜCADELE etmez, “yan gelir yatar”sanız... işte o zaman şeytan sizi esir alır. Çok kötü yerlere sürükler.

Söz ettiğim “mücadele” ise ne iş arayarak, ne zengin olmaya olmaya çalışarak, ne daha güzel burun adına estetik ameliyatları olarak, ne kız tavlama taktikleri anlatan kitapları hatmederek, ne de sizden fazla şeyler bekleyen yakınları ve çevreyi memnun etmeye çabalayarak verilir.

Mücadele etmenin yolu tektir ve o da KORKULANIN YAPILMAYA ÇABALANMASI mücadelesidir.

Korkulan nedir?

Kişiye özeldir bu sorunun yanıtı, kişinin kendisinden başkası tarafından bilinemez. Hatta çokluk kişinin kendisi de bilemez. Bulmanın yolu ise genelde “canın İSTEMEDİKLERİNİ yapmak” olarak özetlenebilir.

İnsanın canının istemedikleri ise:
- Bir ebeveyni ziyaretten, sevgiliyi -muhteşem bir fırsat yakalanmış olsa da- aldatmamaya;
- Patronun verdiği işten kaytarmamaktan, anneye ev işinde isteyerek yardım etmeye;
- Müşteriye doğruları anlatmaktan, bazı gerçekleri anlatmayabilmeye;
- Az konuşmaktan, biraz daha fazla kendini ifade etmeye;
- Sakin ve ağır başlı durmaktan, biraz daha aktif olmaya gayret etmeye;
- Sapıtacak kadar içmemekten, az alkolün akşamları hoşlaştırabileceğini kabul etmeye;
- Tutulmayan parti liderinin sözlerindeki gerçeği görmekten, tutulan parti liderinin hatalarını fark etmeye;
- Acı yaratan kişilere hatalarını bildirmekten, acı vereceği hissedilen sözleri yutmaya;
- Düşmanı görmezden gelmeyi öğrenmekten, kötü insanlara haddini bildirmeyi öğrenmeye
dek ulaşan yelpazede milyarlarca farklı durumdur.

Korku;
- İSTEYEREK,
- YAPILANIN GEREKLİĞİNE (KUTSALLIĞINA) İNANARAK,
- STRES ALTIN GİRMEDEN
küçük davranışlarla her aşıldığında, beyindeki negativite bir ölçüde temizlenecek ve bir sonraki mücadele daha kolay olacaktır.

12 Aralık 2017
Haksızlığa uğradım. Adalet istiyorum.
(...) Aklimdan gecen, adalet, adaletin yerini bulmasi. Bu kisinin asil amacinin ortaya cikmasi. Yaptigi tum yanlis islerin gozler onune serilmesi. Herkesin kimin ne oldugunu anlamasi. Bana bu konuda yardimci olur musunuz?

YANIT
Kader kalıcı olarak, sadece birey tarafından, beynini “düzeltmek” ile pozitive edilebilir.

Ayrıca:
1. Adalet, ne insanların genelde sandığı şeydir (ki, bu hatalı sanrının nedeni yanlış değerleri beyinlere yükleyen ataerkil kültürdür), ne de “hak” olduğuna inandığınız durumlardır.

Adalet, var olan, sıradan olan, bir fizik formülü gibi kendi kendine işleyen, ne yapsanız da doğruluğunu mikronik değiştiremeyeceğiniz olağan mekanizmadır. Nasıl bir objeyi elinizle ittiğinizde o obje ileri giderse, adalet de vuruşlara göre şekillenir... çünkü aslında sadece itmelere göre gelişen basit bir geri yansıma mekanizmasıdır. Adalet, adalet adlı bir erdemden haberdar olmayan bir işleyiştir. Bu yüzden dünya, arabesk yaklaşımla söylendiği gibi "adaletsiz" değildir.

2. Başa gelen her davranışta kişinin kendi beyin enerjisinin etkisi vardır. “İnsanlar kötüdür, kötü enerji yayarlar, bu yüzden kötü olaylarla karşılaşırlar” demek istemiyorum. Bilakis, bizim inancımıza göre insanlar iyi doğarlar. Onları kötüleştiren değil, hatalı davranışlara iten neden hayatın, ataerkil sistem tarafından hatalı bir kültür altına sokulmuş olmasıdır. Sorunlar acı verince kişi korkar, öfke duyar, bunlardan kurtulmak amacıyla bildiği (kendisine ataerkil kültürce belletilmiş) hatalı uygulamaları sergiler... ve öncekinden daha zorlu bir ortam yaratır. Uygulanmak istenen plan budur zaten.

3. Majikal çalışmalar düşmana zarar vermek için kullanılabilir. Ancak yaptığınız her davranış, tıpkı madde ortamında da topa ne denli öfke ile sert vurursanız, o topun bir mermi olarak geri geleceği gibi, geri yansıyacaktır. Hırs ile yolladığınız enerji, bir bumerang gibi sizi bulacaktır kaçınılmaz olarak. Bu yüzden "doğru düşünme sistemi" düşmana karşı kullanılacak –lanetleme çalışmasından çok daha güçlü- bir silahtır.


ANA SAYFA    |    Sorular    |    Astroloji    |    Kuantum    |    Makaleler    |    Filmlerimiz    |    İletişim

Dizayn: JANUS722.com    |    © 2015 -